M.Salih GULER
Bu Blogta gunluk hayattan bazi konularda fikirlerimi,onerilerimi bulabilirsiniz
11 Mart 2023 Cumartesi
5 Ocak 2023 Perşembe
BÜYÜK BİRADER
BÜYÜK BİRADER
15 Mart 2022 Salı
Talat Paşa kimdir?
Hürriyet kahramanı Talât Paşa, 15 Mart 1921 günü, İranlı bir Ermeni olan Tehlerian tarafından, Berlin’de evinin bulunduğu sokakta vurularak şehit edildi.
Atatürk'ün arkasından gözyaşları dökerek: “Vatan büyük bir evlâdını, inkılâp büyük bir teşkilatçısını kaybetti” dediği Talat Paşa, tüm Türk milletinin kalbinde derin bir yere sahiptir.
YAŞAMI
Tam adı Mehmet Talat olan Talat Paşa, 1874'te Edirne’de dünyaya geldi. Babası Kırcaali’nin Çepelce (ya da Çepleci) köyünden Türk soylu Ahmet Vasıf Efendi, annesi de Kayseri Dedeler köyünden buraya göçmüş Türk soylu bir aileye mensup Hürmüz Hanım’dır. İlk eğitimini Vize’de gördükten sonra Edirne Askerî Rüştiyesi’ni bitirdi.
Babasının ölümü üzerine annesi ve iki kız kardeşinin sorumluluğunu erken yaşta üstüne almak zorunda kaldı. 1898 ile 1908 arasında, Selanik Postanesinde posta memuru olarak görev yaptı. Bu posta biriminde 10 yıl hizmet ettikten sonra, Selanik Postane başkanı oldu. Memuriyeti sırasında Fransızca dersleri aldı, ayrıca Rumca da konuşabilmekteydi.
ÖNTÜRK TEŞKİLATÇISI
Jön Türk düşüncesinden genç yaşta haberdar oldu, alt düzey bürokrat ve zabitlerden oluşan bir muhalefet örgütlenmesine katıldı. 1896’da arkadaşlarıyla beraber tutuklanan Talat Bey, üç yıl hapse mahkûm edilerek Edirne Hapishanesi’ne gönderildi ve memuriyetten azledildi. Bir buçuk yıl kadar hapis yattıktan sonra 1898 yılı Şubat ayında bir irade ile diğer arkadaşlarıyla beraber affedildi, ancak Edirne’de kalmasına izin verilmeyerek Selanik’e sürüldü.
1899’da Selânik Vilâyeti Posta ve Telgraf İdaresi’nde kâtip, 1903’te başkâtip oldu ve 21 Kasım 1907 tarihinde azledilinceye kadar bu görevde kaldı. Posta idaresindeki görevi ona memleket dışındaki muhaliflerin yayınladıkları gazeteleri gizlice alıp Selanik’e getirme fırsatı verdi.Selanik’te resmi işleriyle uğraşmanın dışında Selanik Hukuk Mektebi’ne devam etti.
1903’te İtalyan Obediyası’na bağlı Macedonia Risorta mason locasına girdi. Kimi kaynaklara göre aynı zamanda Bektaşî tarikatı mensubu idi ve her iki kanalı da muhalif siyasi örgütlenme için kullandı. 1903’teki İlinden ayaklanması Selânik’teki muhaliflerin de yeniden örgütlenme çabalarına vesile oldu. Muhalifler 1906 yılı Temmuzunda yeni bir örgütlenmenin gerçekleştirilmesine karar verdiler. Talat Bey ile İsmail Canbulat ve Mithat Şükrü Bey’den oluşan bir heyet, adı sonradan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti adını alan örgütün kurulmasına karar verdi. Talat Bey, İsmail Canbolat ve Mustafa Rahmi Bey ile birlikte örgütün idaresini üstlendi. Özellikle düşük rütbeli subayların üye kaydolduğu cemiyet, merkezi Paris’te bulunan “Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti” ile 17 Eylül 1907’de birleşti; “Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti Dâhilî Merkez-i Umûmîsi" adını aldı. Talat Bey bu yeni teşkilâtın kâtibi olarak görevlendirildi. “Hâricî Merkez-i Umûmî”’de benzer bir görevi üstlenen Bahâeddin Şâkir Bey ile beraber örgütün teşkilâtlanmasını denetleyen iki kişiden biri oldu.
Bir jurnal üzerine Kasım 1907’de Posta İdaresi’ndeki görevinden azledilen Talat Bey, memuriyet hayatının bitmesi sayesinde bütün zamanını cemiyet için kullanma imkânı bulmuştur. 1908 Hürriyet Devrimi'nden önce iki kere İstanbul’a giderek cemiyetin İstanbul şubesinin kurulması için çalıştı.
1908 ihtilalinden sonra örgüt “Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti” adını aldı. Cemiyetin en önemli idarecilerinden biri hâline gelen Talat Bey, 1908-1918 döneminde Osmanlı Devleti’nde merkezi görevler aldı.
Talat Bey, Kasım-Aralık ayları içinde yapılan 1908 seçimlerinde memleketi Edirne’den aday olmuş ve doksan oy alarak Meclis-i Mebusan’a girmiştir. Meclisin açılışında Ahmet Rıza Bey 205 oy alarak başkan seçilirken Talat Bey’de 116 oy alarak birinci reis vekili seçildi.
31 MART AYAKLANMASINDA HEDEF
31 Mart İsyanı’nda isyancıların boy hedeflerinden biri hâline gelen Talat Bey, isyanın üçüncü günü Hareket Ordusuna katılmak, Meclis-i Mebusan ve Ayan azalarını toplayabilmek için Doktor Nâzım Bey’le birlikte Ayastafanos’a gitti. Yat kulübünde toplanan diğer mebusan ve ayanla birlikte padişahın “Kanun-u Esasi”ye sadık kaldıkça saltanat haklarının korunacağına dair sadarete çekilen telgrafa imza attı. Sultan Abdülhamit’in hal edilmesinden sonra Talat Bey, ayan ikinci başkanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa ile birlikte Reşat Efendi’ye tahta çıktığını bildiren heyetin başkanlığını yaptı.
BAKANLIKLARI
8 Ağustos 1909 ve 4 Şubat 1911 tarihleri arasında bir buçuk yıl Dahiliye nazırı olarak görev yaptıktan sonra 4 Şubat 1912 - Temmuz 1912 arasında Sait Paşa kabinesinde Posta ve Telgraf nazırı olarak kabinede yer aldı.
Balkan Savaşı sırasında gönüllü asker olarak Edirne’de görev aldıysa da siyasi propaganda yaptığı gerekçesiyle İstanbul’a geri gönderildi. Bâb-ı Âlî Baskını’nın düzenleyici ve uygulayıcıları arasında yer aldı. Baskından sonra Dahiliye Nazırı vekili olarak görev yaptı ancak kabinede yer almadı. Baskından sonra kurulan hükûmet, savaşa devam etme kararı almıştı. Talat Bey, II. Balkan Savaşı esnasında Edirne’nin geri alınması için askerî harekât kararı verilmesinde önemli rol oynadı ve ardından Bulgar temsilcileriyle yapılan barış görüşmelerinde Osmanlı heyetine başkanlık etti.
ENVER, CEMAL, TALAT
Mahmud Şevket Paşa suikastının ardından kurulan Said Halim Paşa kabinesinde 12 Haziran 1913’te yeniden Dahiliye nâzırlığına getirildi. Bu tarihten itibaren Talat Bey devletin siyasetinin en önemli belirleyicilerinden biri oldu. Devrin diğer iki önemli yöneticisi Enver Paşa ve Cemal Paşa ile birlikte Üç Paşalar iktidarını kurarak Osmanlı Devleti’nin son dönemine damgasını vurdu.
Mehmet Talat Paşa, I. Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyetinin en belirleyici isimlerindendi. Savaşa girme konusunda İttihat ve Terakkî Cemiyeti içinde beliren fikir ayrılığında savaşa katılma taraftarı gruba dolaylı destek vererek Osmanlı Devleti’nin böyle bir karar almasında etkili oldu. 27 Mayıs 1915 tarihli Tehcir Kanunu’nun çıkarılması ve uygulanmasında cemiyet liderlerinden biri ve Dahiliye nâzırı sıfatıyla önemli rol oynadı.
SADRAZAMLIĞI
3 Şubat 1917 tarihinde Said Halim Paşa’nın sağlık sebeplerini ileri sürerek istifa etmesinden sonra Talat Bey, vezir rütbesiyle sadrazamlığa getirildi. Böylece Osmanlı tarihinde sadrazamlığa getirilen ilk mebus oldu. Osmanlı’da paşa unvanı yalnızca askerlere özgü değildir. Sadrazam olanlara da paşa unvanı veriliyordu. Bu sebepler Mehmet Talat Bey'den de paşa diye söz edilmiştir.
Bolşevik Devriminin gerçekleşmesiyle savaştan çekilen Rusya ile yapılan barış görüşmelerine Talat Paşa bizzat katıldı. 3 Mart 1918’de imzalanan Brest Litovsk Barış Antlaşması’na Osmanlı Devleti temsilcisi olarak imza atan Talât Paşa’nın çabaları neticesinde Rusya, 93 Harbi sırasında işgal ederek aldığı tüm toprakları (Ardahan, Kars, Artvin ve Batum) Osmanlı Devleti’ne geri vermiştir.
1918 yılı Temmuz ayında Sultan Reşad’ın vefatı üzerine usûlen hükûmetin istifasını sunan Talat Bey, Sultan Vahdettin tarafından yeniden sadrazamlığa atandı. Devletin savaşta yenilgiye uğraması üzerine 8 Ekim 1918’de sadrazamlıktan istifasını sundu ve 14 Ekim’de Ahmed İzzet Paşa sadâretinde yeni kabinenin kurulmasıyla görevi resmen sona erdi.
YURT DIŞINA ÇIKIŞI
Talat Paşa ve kabinesinin istifasından sonra toplanan İttihat Terakki ve Umum Merkezi, Talat Paşa, Enver Paşa, Dr. Nazım ve Dr Bahattin Şakir Bey’lerin ülke dışına çıkmasına karar verdi. Talat ve Enver Paşalar memleket dışına çıkacak olurlarsa bütün düşmanlığın onlarda toplanacağı ve fırkanın diğer üyelerinin bu düşmanlıktan uzak kalacakları ileri sürülüyordu. İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin örgütün feshine karar veren son kongresi 1 Kasım 1918’de Talat Paşa’nın başkanlığında yapıldı. Talat Paşa, o gece Enver ve Cemal paşalar gibi önde gelen cemiyet liderleriyle birlikte Karadeniz üzerinden Sivastopol’a geçerek oradan Berlin’e gitti.
YURTDIŞINDA DA TEŞKİLATLANMAYA DEVAM
Talat Paşa, kaçışından itibaren İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin yurt dışında yeniden başlattığı faaliyetin idaresinde "Ali Sâî” takma adıyla görev aldı. Bütün faaliyetleri bir araya toplamak ve oradan kontrol edebilmek amacıyla bir büro kiraladı. Arkadaşlarıyla burada Türkiye’nin siyasi durumuna ait haberler özetleyip rapor hâline getiren Talat Paşa, bir gazete çıkarmayı istiyordu. Parasızlık nedeniyle bunu gerçekleştiremeyen Talat Paşa, iktidarda iken Avrupa’da tanıdığı insanlara siyaseti hakkında açıklamada bulunmak için hatıralarını yazdı. Berlin’deki en önemli faaliyetlerinden birisi Şark Kulübü adlı bir kulüp kurması idi. Kulüp adına toplanan paralarla fakir doğulu öğrencilere yardım edilecek, doğuluların Avrupa’yı tanımaları kolaylaştırılacak, doğu hakkında eserler yayınlanacak, doğunun propagandası yapılacaktı.
Talat Paşa ayrıca Tevfik Rüştü, Halide Edip, Celal Bayar, Ankara temsilcisi Bekir Sami Bey ve Galip Kemali beyler ile mektuplaşmalar, Cami Bey, Nuri Conker ile görüşmeler yaptı. Çalışmalarının amacı; Sovyetler Birliği ile Türkiye arasında anlaşma sağlamak; İngiltere ve öteki Batılılarla ilişki kurmak; Anadolu hareketini desteklemek idi. Bu amaçlarla Avrupa ülkelerinde seyahat etti; Bolşevikler ve galip devletlerle temaslar yaptı. Kendisi bu dönemde ayrıca Mustafa Kemal Paşa ile haberleşti.
ŞEHİT EDİLMESİ
Taşnak Partisi’nin İttihat ve Terakkî erkânının öldürülmesi kararı üzerine suikastçı Soğomon Tehliryan, 15 Mart 1921 tarihinde Talat Paşa'yı Berlin’in Charlottenburg semtindeki Hardenbergstrasse’deki evinin önünde yakın mesafeden başına ateş etmek suretiyle öldürdü. Berlin, Tampelhof'ta inşasına öncülük ettiği camide kılınan cenaze namazına kalabalık bir katılım oldu; imparatorun başmabeyncisinin yanı sıra Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişleri ve Adalet Bakanlarının temsilcileri cenazede hazır bulundu. Berlin'deki Türk mezarlığına defnedildi.
Yakalanan Tehliryan cinayeti işlediğini itiraf etti. İki günlük yargılamadan sonra, Türk tarafının gösterdiği savunma tanıkları dahi dinlenmeden hakkında beraat kararı verildi.
Öldürülüşünün ardından TBMM’nin 1926 yılında kabul ettiği bir kanunla ailesine ev tahsis edildi ve şehit aylığı bağlandı. Talat Paşa'nın Berlin'deki Türk mezarlığında bulunan naaşı, 1943 yılında alınan Bakanlar Kurulu kararı ile Türkiye’ye taşındı. Gömüldüğü yerden çıkarılan, bayrağa sarılan ve çiçekler içinde, özel bir vagonla İstanbul'a getirilen naaş, 25 Şubat 1944 günü Sirkeci Garında karşılandı, top arabasıyla ve törenle Abide-i Hürriyet şehitliğine taşındı ve burada defnedildi.
9 Şubat 2022 Çarşamba
Milli kahramanları yok etmenin acınası yolu.. -9-
18 Aralık 2019
Bu içerik Dokuz Eylül Gazetesi'nden alıntılanmıştır. https://www.dokuzeylul.com/dokuz-eylul/milli-kahramanlari-yok-etmenin-acinasi-yolu-h159659.html
9 Eylül Gazetesi
Milli kahramanları yok etmenin acınası yolu.. Gazeteci Yazar Yaşar Aksoy, Milli Mücadele'nin bayrak isimlerinden Şehit Gazeteci Hasan Tahsin'e ve Kurtuluş Savaşı'nın sembol isimlerine yönelik saldırılara 9 Eylül Gazetesi'nde belgeleriyle yanıt vermeye devam ediyor. Dokuz Eylül 18 Aralık 2019 Çarşamba 09:00 Hazırlayan/ Yaşar AKSOY “Kadir Mısıroğlu’nun Sebil dergisinde, Ertuğrul Düzdağ, Mustafa Armağan (iki adet), Ayşe Hür yazılarını okuyalım. “DerinTarih” dergisi Aralık 2019 sayısı bu geçmiş yazıların yeni bir versiyonudur. Bu yazarların, bir Milli Mücadele kahramanından ne istediği konusunda ihtimalleri okuyucuların vicdanına bırakıyoruz... Yazıklar olsun demek en kibar lafımızdır. Ne diyelim? Vatan sağ olsun ” “Gerçek hedefleri Cumhuriyet Tarihi’dir.. Sistematik saldırıyorlar.. Kanla, emekle, alın teri ile kurulan bir milli devleti yok edip onun yerine karanlık bir rejimi getirme davasıdır bu.. 15 Temmuz darbesini de yaşadık ve her gün Emperyalizmin güdümündeki etnik terör sebebiyle şehit cenazelerini uğurluyoruz. Ama bunların dertleri, başta Atatürk olmak üzere milli değerlerimizi yok etmektir..” 31 yaşında şehit olan Hasan Tahsin’i sistemli biçimde yıllardır ret eden, sanki bilinçli bir “vatan haini” imiş gibi suçlayan, İngiliz savaş gemisine binip kaçan; çünkü vatanı satmış olan Padişah Vahdettin ve onu destekleyen nice politikacı, Şeyhülislam ve din adamı ve satılmış kumandan sanki yokmuş gibi; terörle ve dış düşmanla boğuşan günümüz Türkiyesi’nde işi gücü bırakıp Hasan Tahsin’le uğraşanların yayınladıkları kitaplar arasında üçünü gündeme getirelim. Yakın tarihimizde Gizli Çehreler, M.Ertuğrul Düzdağ (İz Yayıncılık, 2012). Bu kitaba göre Hasan Tahsin yakın tarihimizin ürkütücü karanlıkları içinde maske arkasına saklanmış çirkin bir yüzdür. İzmir’in İşgali ve Sözde İlk Kurşun, Erdoğan Sorguç (Cinius Yayınları). Sorguç’a göre, İlk Kurşun şişirilmiş bir propaganda ürünüdür. Hasan Tahsin Gerçeği, Eyüp Şahin (Ketebe Yayınları, 2019). Eski polis Eyüp Şahin’e göre, “Hasan Tahsin isminin şişirilmesini sebebi “Dönme” (Gizli Yahudi) olmasıydı. Böylece meydan, dönme ve dönmeseverlere kaldı. Artık “İlk Kurşun Anıtı” da tartışılır hale gelmiştir.. En hain denilen Sultan Vahdettin bile Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderen kişidir. Anadolu’da icraat yapanlar bu paraları nereden buldular? En azından ona o icraatı uygulama emrini, Sultan verdi.” Bu kitapların yazarları sözlerinden de anlaşılacağı gibi, belirli bir siyasi kampa mensup radikal ve reaksiyoner kişilerdir. Aslında davaları, Atatürk Cumhuriyeti iledir. 2019 yılı başında yayınlanan ve defalarca baskı yapan “Hasan Tahsin – Yürekler Selanik” kitabımız, tüm bu iddiaları yerle yeksan etmiştir. Bu kişiler kendileri bir televizyon açık oturumu veya halka açık panel düzenlesinler, tek başıma geleceğim, bir vatan kahramanı nasıl savunulurmuş onlara göstereceğim. Şimdi sıra vahim gazete yazılarına geldi. Hasan Tahsin’e saldırı yazıları Birinci Yazı: M.Ertuğrul Düzdağ Dönme Mezarlığından Sahneler (İbret Aynasındaki Çehreler) M.Ertuğrul Düzdağ – Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü’nün Kadir Mısıroğlu’nun olduğu Sebil dergisi, 11 Haziran 1976, Sayı:24 “.. Dönmelerin kendi zümrelerine ait seçkinleri “Bülbül Deresindeki” meşhur dönme mezarlığında toplamak hususundaki gayretlerine bakınız ki, buraya 1919 yılında İzmir’de vefat etmiş bulunan Osman Nevres için de, yanda gördüğünüz anıt dikilmiştir. Bu keyfiyet epeyden beri etrafında büyük bir vaveyla koparılan gazeteci Osman Nevres’in esrarengiz şahsiyetini de ortaya çıkarmaktadır. Gerçekten Osman Nevres, iddia edildiği gibi büyük bir vatansever değildir. İzmir’e çıkarma yapan Yunan kuvvetlerine karşı ilk kurşunu attığı da şüphelidir. Bu husus, “Bizim şeyhin kerameti olur kendinden menkul” tarzında dönmelerden mervidir. Ancak O’nun Selanikli ve dönme olmasından dolayıdır ki, bu mesnetsiz iddialar büyük ölçüde mübalağa edilmiş ve ismi etrafında bir kahraman imajı ihdas edilmiştir. O, Yahudilerle sıkı işbirliği halinde olduğu bilinen İttihatçıların has adamı ve gerçekten deli fişek bir anarşist tiptir. Yazıları ve faaliyetleri bunu açıkça isbat eder bir muhteva taşımaktadır. Bugüne kadar onu methedenler ve adına anıtlar dikenler, gerçek hüviyeti üzerindeki perdeyi kaldırmaya cüret edememişlerdir ve yahut da bu işlerine gelmemiştir. Ancak işte dönmelerin İstanbul’da Bülbül Deresi’ndeki meşhur mezarlıklarında (orada gömülü olmadığı halde adına rekzedilmiş bulunan bu abide Osman Nevres’in hakiki hüviyetine vukuf için kafi bir ipucudur. Bu vesile ile şunu da söyleyelim ki; Yunan askerlerinin İzmir’e çıkarılışı esnasında milli ve dini mukavemeti temsil ederek kahramanlaşmış bir şahsiyet aranıyorsa o da, Miralay Süleyman Fethi Bey’dir. Gerçekten Miralay Fethi Bey “Zito Venizelos”, yani yaşasın Venizelos diye bağırmayı reddettiği için Kordon boyundaki karargahından deniz kenarına kadar kasatura darbeleri altında götürülmüş ve rıhtım üzerinde bir Müslüman teslimiyeti ile son sözü olan Kelime-i Şahadeti haykırarak şehadet şerbetini içmiştir. İzmir’in işgaline dair bütün resmi raporlarda kaydedilmiş bulunan bu vakadan şimdiye kadar kimse bahsetmemiştir. Çünkü Miralay Fethi bey, Osman Nevres gibi bir Selanik dönmesi değildi. Üstelik, O’nun babası İzzi Efendi, İstanbul’da Sirkeci’de halen mevcut olan Salkım Söğüt Dergahı’nın postnişini idi. Görgü şahitlerinden dinlediğimize nazaran, İzzi Efendi bir gün zikir esnasında aniden ayağa kalkarak: “.. Eyvvaaah oğlumu şehit ettiler!.. Fethi’mi süngülediler”, diye feryad etmiştir. Müridleri kendisini teskin eylemeye çalışarak: “.. Bunu nereden çıkarıyorsunuz Efendi Hazretleri, oğlunuz İzmir’de değil mi?” demişlerse de Efendi, bir türlü teskin olmayarak feryadına devam etmiştir. Sonradan gazetelerden Fethi Bey’in “Zito Venizelos” diye bağırmamak için mukavemet ettiğinden dolayı kasatura darbeleri altında şehit edilerek rıhtımdan denize atıldığı öğrenilince, bunun tarih itibariyle İzzi Efendi’nin oğlu için feryat eylediği güne tekabül ettiği hayretle görülmüştür. Dönmeler arasında bugüne kadar aziz vatanımız için kaç kahraman çıkmıştır ki; Osman Nevres de iddia edildiği gibi bir kahraman olabilsin!.. Ancak O’nun ismi etrafında uydurulan efsanenin hakiki sebebini, yukarıya konulmuş olan kitabeli anıtından kolayca anlayabilirsiniz. Tabii bu kitabede diğer birçokları gibi onun için de Fatiha taleb edilmesi, zevahiri kurtarmak içindir!.. İşte size, dönmelerin gömüldüğü İstanbul Bülbül Deresi’ndeki mezarlıkta bulunan kitabelerden bir diğeri. Dikkat buyurulursa dönmelerin hemen hepsinin mezar taşlarına fotoğrafları konulmuştur. Bugün maalesef bazı kendini bilmezlerin Müslüman mezarlıklarında da tatbike kalkıştıkları bu usulün dönmelerin icadkerdeleri olduğunu anlamak için, sadece bu dönme mezarlığını şöyle bir dolaşmak kafidir sanırız. Yanda klişesini gördüğünüz mezar taşı Selanikli muharrir Abdi Tevfik’e aitmiş. Bunun hüviyeti için fazla söz söylemeye lüzum yoktur sanırız. Zira her şey bu mezar taşından bellidir. Bülbül Deresi’ndeki dönme mezarlığında adım başında bir rastlanan İpekçi’lerden bir diğerinin mezar taşı. Yine resimli ve gayri İslami bir mezar üslubu. Yukarıda iki büyük dönme ailesine ait iki mezar taşını yan yana görüyorsunuz. Dilberler ve İpekçiler, denilebilir ki Bülbül Deresi’ndeki dönme mezarlığında en çok mezarı bulunan iki büyük ailedir. Gerçekten burasını dolaşanlar adım başında bir İpekçi ve Dilber soyadındaki müteveffanın mezarına rastlar. Osmanlı Devleti’nde Tanzimat’ın ilanına kadar gayrı müslimleri hususi olan kıyafetlerinden dolayı kolaylıkla tanımak mümkündü. Fakat Tanzimat müslim-gayri müslim farklarını tamamen ortadan kaldırdı. Üstelik Türkçe soyadları da aldılar. İsimlerinin ilk harfi ile iktifa edip soyadlarını kullandıklarından iyice teşhis edilemez olmuşlardır. Dönmelerin ise, adları da soyadları da Türkçedir. Onları teşhis için artık yegane çare, Bülbülderesi’nde bir araştırma yapmaktır. TRT eski Umum Müdürü İsmail Cem İpekçi’yi bu vesile ile hatırlamamak elden gelmiyor.” Yaşar Aksoy’un yanıtı Hasan Tahsin’in Türklüğünden ve Müslümanlığından şüphe ederek, O’na karanlık bir Yahudi dönmesi suçlaması getiren tüm yobaz akımlar, “Keşke Yunan galip gelseydi, onların yönetiminde daha mutlu olurduk, en azından Saltanat, Hilafet, Şeriat ayakta kalırdı” lafını televizyonlarda söyleyen ve bu sözünden asla geri dönmeyen fesli Kadir Mısıroğlu’nun sahibi ve yazı müdürü olduğu dergideki M.Ertuğrul Düzdağ’ın bu yazısından hızla kaynaklanıp geniş bir çevreye yayılmıştır. Bu yüzden bu karanlık ırkçı yazı tarihi bir belgedir. Şu bilgiyi yorumsuz vermemizde fayda var.. Bir Haber: 160 sayfa önsözle Atatürk’e hakaret - Mustafa Küçük - 30.06.2006 – Hürriyet: “AKP’li Silivri Belediyesi’nin lise öğrencilerine bedava dağıttığı Mehmet Akif Ersoy’un ’Safahat’ adlı eserinin 160 sayfalık önsözünde Atatürk’e ve devrimlere ağır hakaretler edildi. Risale-i Nur hizmetinde eğitimine başlayan ve Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yapan M.Ertuğrul Düzdağ’ın kaleme aldığı önsöz yüzünden, Eğitim Sen ile Atatürkçü Düşünce Derneği’nin şikayeti üzerine kitabın dağıtımı durduruldu. İkinci yazı: Mustafa Armağan “Derin Tarih” dergisi yayıncısı Mustafa Armağan’ın 20.05.2012 tarihli Yeni Şafak’ta yayınlanan “Atatürk, Hasan Tahsin'in adını neden anmadı?” başlıklı yazısından tek cümlesini alalım: “ Garibinize gitti biliyorum ama Atatürk'ün ne 1919'da, ne de daha sonra Hasan Tahsin şunu yaptı, bunu yaptı türünden bir açıklamasını bulabilmiş değiliz. Olsaydı zaten allayıp pullayıp "İlk Kurşun Anıtı"nın alnına kazırlardı. Gerçekten de tuhaf bir durum. Neden yok acaba? Atatürk, hemşerisi Hasan Tahsin'in ismini duymamış olabilir mi? Bütün hikâye, 1972'de İzmir Gazeteciler Cemiyeti'nce çıkarılan "Anıt Adam" (yazan: Zeynel Kozanoğlu) kitabıyla başlamış ve inkılap tarihlerinde ismi geçmeyen birisi, kitapların baş köşesine kurulmaya başlamıştır. Yaşar Aksoy’un yanıtı Mustafa Armağan, kendinden önceki geleneksel Hasan Tahsin düşmanlığının etkisinde kaldığını bildiğim bu yazısı ile ilgili olarak yayınlanmadan önce beni arasa idi, birçok şeyi düzeltebileceğimi söyleyebilirim. Bu yazısı da talihsiz bir yazıdır. Atatürk ile Hasan Tahsin arasında kurulabilecek en ciddi ve gerçek bağlantı, ikisinin de vatan için kelle koltukta mücadele etmiş iki milli kahraman olduklarıdır. Üçüncü yazı: Mustafa Armağan Mustafa Armağan, Zaman gazetesinde, 28 Eylül 2014 tarihli ve “Hasan Tahsin efsanesi yerine Süleyman Fethi gerçeği” başlıklı yazısında Hasan Tahsin’e alternatif olarak Şehit Miralay Süleyman Fethi Bey’i göstermiş ve gerçek kahramanın bu asker şehidimiz olduğunu ısrarla belirtmiştir.. Ben bu konuda Süleyman Fethi Bey’in milli hüviyeti ve asla unutulmaması konusunda yıllarca çok uyarıcı yazılar yazdım. Armağan’ın Hasan Tahsin’i küçük düşüren Yeni Şafak’taki 20.5.2012 tarihli yazısından sonra Zaman gazetesinde yayınlanan 28 Eylül 2014 tarihli yazısı, artık küçük düşürücü değil, tam bir yerin dibine batırıcı değerlendirmedir. Armağan, içinde bulunduğu siyasi kampın değer yargıları doğrultusunda yazdığı bu yazılarında pek vahim yanlışlıklar ve haksızlıklar yaptı. Sadece Süleyman Fethi Bey’in isminin Konak’ta İlk Kurşun Anıtı üzerindeki ilk şehitler listesinde ismini yazdırılmadığı konusunu düzeltelim; orada şanlı şehidimizin ismi bal gibi yazılıdır. Bizim için Süleyman Fethi Bey ile gazeteci Hasan Tahsin birbirinden ayrılmaz iki sembol şehidimizdir. İkisine de rahmet diliyoruz. Dördüncü yazı: Ayşe Hür “İzmir’de ilk kurşunu kim attı?..” gibi sansasyonel bir başlık taşıyan bu yazıyı da Cumhuriyet tarihimizi yerin dibine batırmak için didinen Ayşe Hür, 16.05.2010 tarihinde Taraf gazetesinde yayınladı. Hasan Tahsin’in yaşamını hakkında şüpheler uyandıracak bir yazı yazan Ayşe Hür’ün uzun yazısından bir cümleyi buraya alalım: “Ancak, İzmirli okurumuz, Fadıl Kocagöz’ün, yürüyüşünden dolayı ‘Lüp Lüp’ lakabıyla tanınan anne tarafından akrabası Lütfi Osmanzade Bey’den dinlediği hikâye ise şöyleydi: “Maşatlık’taki nümayiş dağıldıktan sonra, İttihatçıların Rumların arasına sızdırdığı ajanları ‘Gâvur’ Mümin ve Hasan Tahsin, gazete yazıhanesine gelip içmeye ve tartışmaya başlarlar. Hasan Tahsin’in tüberkülozuyla birlikte artan alkol düşkünlüğü, son dönemde akli melekeleri üzerinde olumsuz etki göstermektedir. Mümin Bey, Hasan Tahsin’e bir türlü söz geçirememektedir. Eğer tasarladığını yaparsa, büyük bir katliama sebebiyet vereceğini, tarihe bu lekeyle mi geçmek istediği sorusunu sorarak yanından ayrılır; çünkü halasının evindeki el bombalarını saklaması gerekmektedir. Eve geldiğinde halasına ‘intihar edecek’ demiştir. Nitekim Hasan Tahsin içmeye devam eder ve sabah, yanında bir el bombası ve iki dolu revolver (muhtemelen Luger) Punta’ya gider. Yıllar önce de uyguladığı klasik suikast yöntemiyle önce bombayı atar sonra mermileri boşaltır.” Sonrası malum... Hasan Tahsin’in suikastçı hezeyanları yüzünden yüzlerce insan ölür.” Yaşar Aksoy’un yanıtı Bilimsel tarihçi olarak değil, bir ideolojik kampın inatçı ve çalışkan kalemi olarak gördüğüm Ayşe Hür Hanımefendi’nin her ulusal değerimizi yerle bir etme enerjisi ile dopdolu olduğunu ben değil, kendisi de dahil herkes kabul eder. Bu yüzden bu yazıyı da baştan sona geniş biçimde eleştirecek ne vaktim ne de isteğim var. Ancak yazıdaki bir şeye çok güldüm. Bizim Milli Takımın, Galatasaray ve Karşıyaka Spor Kulübü’nün 1930-40’lardaki ünlü futbolcusu Osmanzade Lütfü Aksoy ağabeyimizin güya Fadıl Kocagöz’e söylediği Gavur Mümin ile ilgili baştan sona hayali iddianın, Ayşe Hür tarafından Taraf gazetesi sütunlarına taşınır iken, Lütfü ağabeyden “Lüp Lüp” diye söz etmesi beni kahkahalara boğdu. Güya Fadıl rahmetlimiz, ona bu kişiden söz ederken “Lüp Lüp” gibi bir takma ismi olduğunu belirtmiş. Fadıl’ın bizim Lütfü ağabeyimize “Lüp Lüp” diyebileceğini asla tahmin etmem, yani bu durumda Ayşe Hanımefendi söyleneni yanlış anladı. İşin doğrusu Lütfü Aksoy’un lakabı “Lüp Lüp” değil, “Lap Lap”tır. İri yarı gövdesi ile büyük kramponlu ayakkabıları ile o zamanın toprak futbol zeminine öyle sıkı basarmış ki, “Lap.. Lap..” diye ses çıkarırmış. Tribünler koymuş bu ismi.. Bu lakap oradan, yani stadyumlardan kalmış işte. “Lüp Lüp” de nerden çıktı allasen? Belki bol alkollü entelektüel sosyal bir ortamda Fadıl ile Ayşe söyleşirlerken, sevgili Fadıl’ın ağzından çıkan “Lap Lap”, Ayşe’nin kulağında “Lüp Lüp”e dönüştü. Başka eleştirim yok
Bu içerik Dokuz Eylül Gazetesi'nden alıntılanmıştır. https://www.dokuzeylul.com/dokuz-eylul/milli-kahramanlari-yok-etmenin-acinasi-yolu-h159659.html
9 Eylül Gazetesi
İlk kurşun İzmir’de atılmadı mı?.. -8-
17 Aralık 2019
Bu içerik Dokuz Eylül Gazetesi'nden alıntılanmıştır. https://www.dokuzeylul.com/dokuz-eylul/ilk-kursun-izmirde-atilmadi-mi-h159612.html
9 Eylül Gazetesi
lk kurşun İzmir’de atılmadı mı?.. Gazeteci Yazar Yaşar Aksoy, Milli Mücadele'nin bayrak isimlerinden Şehit Gazeteci Hasan Tahsin'e ve Kurtuluş Savaşı'nın sembol isimlerine yönelik saldırılara 9 Eylül Gazetesi'nde belgeleriyle yanıt vermeye devam ediyor. Dokuz Eylül 17 Aralık 2019 Salı 09:00 Hazırlayan / Yaşar AKSOY Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Emperyalizme karşı atılan ilk kurşunlar çok önemli ve hararetli bir tartışma konusudur. Çünkü birçok yöre, ilk kurşunun kendi bölgelerinden atıldığını ileri sürmektedirler. Hepsi de haklıdır.. Madde madde anlatalım: İzmir şehri, 15 Mayıs 1919 günü Emperyalizmin desteğindeki Yunanistan Orduları tarafında işgal edilirken, Kuvayı Milliye’nin ilk kurşunlarının Gazeteci Hasan Tahsin tarafından atıldığı genel olarak kabul görmüştür. Ancak Anadolu’muzun başka yöreleri de ilk kurşunu kendi bölgelerinin kahramanlarının attığı konusunda iyi niyetle ısrarcı olmuşlardır. Bu ilk kurşunları da açıklamak ve anlatmak boynumuzun borcudur. Şöyle ki: Milli Mücadele’nin ilk kurşununun Hatay’ın Dörtyol ilçesinde 19 Aralık 1919 tarihinde, yani Hasan Tahsin’in direnişinden 5 ay önce, çeteci Mehmet Kara tarafından işgalci Fransız Ordusu’na atıldığı, yöre halkı, başta Kadir Aslan olmak üzere yerel araştırmacılar ve basın ile mülki erkan tarafından ısrarla ileri sürülmüştür. Hatay’ın ilk kurşunları başımızın tacıdır! Milli Mücadelenin sivil değil, “askeri” ilk kurşununun, 28 Mayıs 1919 günü Ayvalık’ta karaya çıkan işgalci Yunan kuvvetlerine karşı, Yarbay Ali Bey (Ali Çetinkaya) komutasındaki 172.Alay tarafından atıldığı da bir gerçektir. Bu ilk direnişte Üsteğmen Fahri Bey ile 3 nefer şehit olmuşlardır. 172.Alayın ilk kurşunları da başımızın tacıdır! Milli Mücadelenin halk-asker ittifakı içinden çıkan ilk kurşunlarının, Küçük Menderes ovasını kana bulayan binlerce kişilik Yunan kuvvetlerine karşı, 1 Haziran 1919 günü Hacı İlyas Tepeleri’nde kahramanca karşı koyan milis birliklerince atıldığı da bir gerçektir. Ödemiş’e 10 km. mesafedeki bu tepede destansı bir direniş gerçekleştiren bir avuç halk-asker savaşçının başındaki Kaymakam Bekir Sami Bey’i, Cephe Kumandanı Ali Orhan Bey’i, Kuvayı Milliye Komutan Yüzbaşı Tahir Bey’i, Avukat Hamit Şevket’i, Doktor Mustafa Bengisu’yu, Gökçen Efe’yi, Postlu Mestan Efe’yi, Kayıkçıoğlu Molla Hüseyin Efe’yi burada rahmetle anıyoruz. Kuvayı Milliye’nin ilk halk-asker ittifakının gerçekleştiği Hacı İlyas Tepesi’ne, Yunan işgal güçlerinin İzmir’i terk etmesi ve Cumhuriyetin ilanından sonra “İlkkurşun tepesi”, Hacı İlyas Köyünü de “İlkkurşun Köyü” ismi haklı olarak verilmiştir. Çam ağaçları ile bezenmiş bu tepede bu savaya katılan kahramanların hatıraları için dikilmiş “İlkkurşun Anıtı” vardır. Hacı İlyas kahramanlarının yani Ödemiş’in ilk kurşunları da başımızın tacıdır! Milli Mücadele’nin ilk kurşununun, “dini” bir içerik taşıması bakımından öncelikle Sütçü İmam tarafından atıldığı da ileri sürülmüştür. Ekim 1919’da Maraş şehrimiz, İngilizlerin çekilmesi ile Fransız ve onların yerli işbirlikçileri lejyoner Ermeni çetelerinin işgali altına girmişti. Maraş gençlerinin çoğu Yemen’de, Çanakkale’de, Bingazi’de şehit olmuştu. Şehir halkı çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşuyordu. Fransız ve Ermeni işgalcileri, bu işgal süresi içinde halkın dini ve milli duygularını tahrik etmek için ellerinden geleni yaparak, sokak aralarında Müslüman ailelere büyük zulüm uyguladılar. 29 Ekim 1919 Cuma günü, Uzunoluk Hamamı’ndan çıkan Maraşlı Müslüman kadınlara saldıran Ermeni ve Fransız askerleri, kadınların çarşaflarını parçalayarak onları karakollarına sürükleyip sahip olmak istediler. Süt ve simit satarak geçimini sağlayan ve bir camide gönüllü namaz kıldıran Sütçü İmam’ı ise hesaba katmamışlardı. “Sütçü İmam” romanının değerli yazarı Mehmet Alptekin’in pek güzel anlattığı gibi, Sütçü İmam’ın ilk kurşunlarıyla ve minareye çıkıp Müslümanları isyana davet eden çığlığı ile; vatan ve camileri işgal edilen, bayrakları ayaklar altına alınan, kadınlarının çarşaflarına el uzatılan halk galeyana geldi; soğuk ve kar yağışı altında çoluk çocuk ihtiyar delikanlı kükreyerek, kendinden silah gücü ve sayıca üstün olan Fransız emperyalistlerine ve kahpe Ermeni çetelerine karşı, 22 gün ve 22 gece şehir savunması yaptılar. Emperyalizme kök söktürdüler. Böylece şehirlerinin önüne “Kahraman” sıfatının takılmasını sağladılar. Kahraman Maraşlı Müslüman Türklerin ilk kurşunlarını da, başımızın tacı ilan ediyoruz!.. Tüm “İlkkurşunlar” hepimizindir Toparlamak istiyorum.. Kuvayı Milliye pratiği der ki.. İlk kurşunu ister sivil gazeteci atsın, ister bir kaç kişi birkaç dakika ara ile atmış olsun, ister bir çeteci atsın, ister bir efe atsın, ister bir asker atsın, ister bir gurup milis topluca atsın, isterse bir din adamı atsın, tüm bu kurşunları “tek bir ilk kurşun” olarak kabul ederiz.. Bu ilk kurşunlar “tekbir” getirerek, Emperyalizme karşı şahlanan ve milli direnişe geçen bir mazlum halkın ilk isyan çığlığı olarak kabul edilir. Ve ecdad tarihinin en mübarek sayfalarına kazınır. Bu bakımdan “ilk kurşunu ben attım, sen atmadın” çekişmesi, hele hele Yalçın Küçük gibi provakatörlerin sürekli olarak, Hatay’ın Dörtyol ilçesini öne çıkararak İzmir’deki lk kurşunu itibarsızlağa itmeye çalışması, Kuvayı Milliye ahlakına ve gerçeğine, hiç ama hiç uymaz.. Her ilk kurşun, mukaddestir, cennetliktir.. İşte Hasan Tahsin’in ilk direnişi de, bu muazzam ayaklanma tarihinin içinde şerefli yerini bulmuştur.
Bu içerik Dokuz Eylül Gazetesi'nden alıntılanmıştır. https://www.dokuzeylul.com/dokuz-eylul/ilk-kursun-izmirde-atilmadi-mi-h159612.html
9 Eylül Gazetesi
İzmir, direnişin şehridir!.. -7-
6 Aralık 2019
Bu içerik Dokuz Eylül Gazetesi'nden alıntılanmıştır. https://www.dokuzeylul.com/dokuz-eylul/izmir-direnisin-sehridir-h159572.html
9 Eylül Gazetesi
İzmir, direnişin şehridir!.. Gazeteci Yazar Yaşar Aksoy, Milli Mücadele'nin bayrak isimlerinden Şehit Gazeteci Hasan Tahsin'e ve Kurtuluş Savaşı'nın sembol isimlerine yönelik saldırılara 9 Eylül Gazetesi'nde belgeleriyle yanıt vermeye devam ediyor. Dokuz Eylül 16 Aralık 2019 Pazartesi 09:59 Türk Edebiyat Tarihi’ne “Kalpaklılar” ve “Doludizgin” gibi kurtuluş savaşını anlatan dev romanlar armağan eden Samim Kocagöz, 1950’lerde bu romanlarını yazarken özelikle savaşın özellikle İzmir cephesindeki olayları, geçmişte o günleri yaşamış olanları bularak, onlarla konuşarak, dahası çeşitli resmi askeri raporlara ulaşarak, en önemlisi işgal olayını çok yakından izlemiş olan kayınpederi İzmir Gümrük İdaresi’nde görevli olan Fadıl Dokuzeylül’ün yazılı hatıralarını inceleyerek kaleme almıştır. Samim Kocagöz’ün bu konuda yazdığı uyarıcı yazılar şu sırayı takip eder: Sömürgeciliğe atılan ilk bomba – YÖN dergisi – 15 Mayıs 1963 Adsız kahraman – Demokrat İzmir - 14 Eylül 1975 İlk kurşun sorunu – Cumhuriyet – 25 Mayıs 1976 Bu yazıların önemi, Samim Kocagöz’ün ilk kurşunu atan gazeteci Hasan Tahsin’in bu eylemi, Yunan birliklerinin karaya çıktıkları ilk noktada yani Pasaport civarında gerekleştirmiş olduğunu ısrarla ileri sürmesidir. Samim Kocagöz, ilk direnişin bomba ile (ve/veya) silahla yapıldığını belirttikten sonra, Yunan birlikleri Konak Meydanı’a geldiklerinde ikinci bir direnişle karşılaştıklarını açıklar. Yani iki tane ilk kurşun vardır; biri Pasaport’ta, ötekisi ise Konak’ta atılmıştır (veya topluca direnilmiştir). Yıllarca ilk kurşun konusunda yapılan tartışma ve spekülasyonlar, işte bu çelişkiden veya paralellikten kaynaklanmıştır. Samim Kocagöz’ün belgeleri Samim Kocagöz, bu açıklamalarında kullandığı belge ve bilgileri de okuyucuları ve kamuoyu ile paylaştı. Şöyle ki: Garp Cephesi Nasıl Kuruldu? – Hamdi Bey – İzmir Milli Kütüphanesi’nde 63 / 753 numarayla kayıtlı eser. 1918 yılı içinde çıkmaya başlayan ve 6 Mayıs 1919 tarihine kadar devam eden Hukuk-u Beşer gazetesinin koleksiyonu, İzmir Milli Kütüphanesi’nde A / 406 numarayla kayıtlı cilt. Umum Jandarma Kumandanı Miralay Ali Kemal Sırrı’nın 5 Haziran 1919 tarihli, ilk kurşunu Hasan Tahsin’in attığına dair raporu (Bu rapor Genelkurmay Başkanlığı Harp Dairesi Başkanlığında mevcuttur). Miralay Ali Sırrı’nın bu raporu, İzmir Güney Deniz Saha Komutanı Amiral Necmettin Sönmez’in isteği üzerine kendisine gönderilmiş ve oradan anıt kampanyası yürüten İzmir Gazeteciler Cemiyeti’ne teslim edilmişti. İzmir Rüsumat Başmüdürü Agah Bey’in İzmir’in işgalini saat saat anlattığı ve İstanbul Rüsumat Müdüriyeti Umumiyesi’ne gönderdiği 20 Mayıs 1919 tarihli eski harflerle 35 sayfa tutan rapor. Bu rapor, işgal sırasında Gümrük Başkatibi Fadıl Bey (Samim Kocagöz’ün kayınpederi Fadıl Dokuzeylül) tarafından temize çekilip 505 resmi kayıt numarası ile Dersaadet’e (İstanbul) gönderilmişti. Bir kopyasını saklayan Fadıl Bey, bu raporu daha sonra damadı Samim Kocagöz’e verdi. Samim Kocagöz’ün “Kalpaklılar” romanını yazar iken çok faydalandığı bu rapor, Fadıl Bey tarafından Atatürk İl Halk Kütüphanesi’ne daha sonra armağan edildi. Bu rapordan faydalanılarak yazılan “Kalpaklılar” romanını okuyan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, yazarı Samim Kocagöz’e “Bunca ayrıntıyı nerden buldun?.. Ben ki bu savaşın içinde yaşadım..” demiştir (İlk Kurşun Sorunu, Demokrat İzmir, 25.5.1976) İzmir Gümrük Başkatibi Fadıl Dokuzeylül’ün Yunan işgali hatıratı (Yayınlanmamış tarihi hatırat). Jandarma Yüzbaşısı Mümin Efendi’nin (Türk casusu Gavur Mümin), ilk kurşunun Pasaport’ta atıldığına dair olay mahallinde görgü şahidi Yedeksubay Yıldırım Kemal Bey’den duyduğu ayrıntıları, yeğeni Naci Sadullah Danış’a anlatmasıyla ortaya çıkan “Danış” imzalı basında yayınlanan seri ve ayrıntılı yazılar. Sömürgeciliğe “İlk bomba” yazısı Sevgili büyüğüm rahmetli Samim Kocagöz, işte bu yukarıdaki geniş ve gerçek belgelere dayanarak ilk kurşun olayını ısrarla yıllar içinde anlatmış, yazmış ve savunmuştur. Samim Kocagöz’ün bu tarihi belgelere dayanarak kaleme aldığı ilk ve belki de en önemli yazısı, 15 Mayıs 1963 tarihinde Doğan Avcıoğlu tarafından yönetilen YÖN dergisinde yayınlanan “Sömürgeciliğe Atılan İlk Bomba” başlıklı yazısıdır. Üniversite öğrencisi iken tüylerim diken üstünde heyecanla okuduğum ve o yıldan beri arşivimde sakladığım bu dergideki söz konusu yazının “İlk kurşunun nerede atıldığı ile ilgili bölümünü” buraya almak istiyorum: “.. İşte 1919 yılının 15 Mayıs günü, İzmir rıhtımına çıkan sömürgecilerin askerlerine bir Türk gazetecisi, İzmir’de çıkan Hukuk-u Beşer gazetesi Sermuharriri Hasan Tahsin Bey, bir bomba savurdu. Bomba, rıhtıma çıkan bir Yunan müfrezesinin ortalık yerine düşmüş, birkaç asker ölmüş bir çoğu yaralanmıştı. Geriye kalanlar neye uğradıklarını bilememişler, feslerinin püsküllerini uçurarak, heyecan ve sevinçten sarhoş rıhtımı kordonu dolduran karşılayıcı yerli Rumların arasına kaçışmışlardı. İlk şaşkınlık geçince, yerli Rumlar ve askerler, Gazeteci Hasan Tahsin Recep Bey’i paramparça edip şehit ettiler.. .. Hasan Tahsin’in yurtseverliği sömürgecilere duyduğu kin, öfke, onu bu fedakarlığa götürmüştü. Yine biliyordu ki, sömürgecilere atılacak ilk bomba, Anadolu için, halk için, Türklüğün kurtuluşu için bir semboldü.. 15 Mayıs’ta yapılan ve sonraki günlerde oluşan Yunan mezalimi, öne Batı Anadolu’da yer yer halk topluluklarını ‘efelerin, askerlerin) silaha sarılmalarını bir bakıma sağlamıştır.. .. Kordonboyu’nda atılan bombanın şaşkınlığından kurtulup büyük törenlerle İzmir’in içine yürüyen Yunan ordusu, Konak Meydanı’na geldiğinde yeniden bir direnme ile karşılaşmış, Sakı Kışla’dan dağıtılan Türk askerlerini birini attığı kurşunlarla bir yol daha dağıtılmıştı. Ordunun en önünde Yunan sancağını taşıyan kişi bir kurşunla vurulmuştu. Çoğu dergilerde, gazetelerde bu “ilk bomba” ile “ilk kurşun” birbirine karıştırılmakta yanlış bilgi verilmektedir.. .. Bulabildiğimiz belgelerden inceledik. Özellikle İzmir’de o günleri yaşamış kişileri dinledik. Konuştuğumuz eski İzmirliler, Konak Meydanında Yunanlılara ilk kurşun atılmadan önce, Kordonboyu’nda atılan bombanın ve olayın haberinin bütün İzmir’e yayıldığını, bombanın patlayışını çoğu kimselerin duyduğunu söylediler.. .. Söylentiler arasında Yunan ordusuna atılan ilk bombayı, Hasan Tahsin Recep Bey’in İzmir Rumlarının dinsel lideri Papaz Hrisostomos’un kilisesinin deposundan aldığı da vardır. Metropolit Hrisostomos, Yunan askeri İzmir’e çıkmadan önce, İzmir Gümrüğü’nden Kızıl Haç damgalı sandıklar içinde geçen silah, cephane ile yerli Rumları silahlandırmıştı..” Mihaili Rodas’ın anıları Sevilay Özkes’in “Mihaili Rodas’ın Anıları ve Önemi” başlığı altında, DEÜ Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi olarak hazırladığı çalışmaya göre (İzmir, 1992,s.59-60), Mondros mütarekesinden sonra İzmir’e gelen ve Yunan işgali ile beraber İşgal Komutanlığı tarafından Matbuat ve Sansür Müdürlüğü’ne tayin edilen Mihaili Rodas, anılarında “Hasan Tahsin’in halkını müdafaa için direniş safında bulunacağını” işgal öncesi (14 Mayıs günü Maşatlık’ta yapılan miting çalışmaları sırasında) kendisine açıkladığını anlatmaktadır. Anıları okuyalım: “Ayakta olan bu Türk kitlesi arasında Hukuk-u Beşer gazetesinin genç Çerkez muharriri Hasan Tahsin’e tesadüf ettim. Gazetesinde Bolşevik tarzında müteaddit sosyalist malakat neşretmiş idi. Gazetesinde bütün unsurların bir gün gelip uhuvvet dairesinde ahenk üzere yaşamalarını temsil eylemiş idi. Hasan Tahsin’i müteheyyiç halk arasında gördüğüm vakit kendisinden vaziyeti sordum. Hiç tereddüt etmeden bana, ahval icap ederse ertesi günü Türk ahalinin müdafaası için o safta bulunacağı cevabını verdi. Gerçekten de genç Çerkez muharririn cesedi 15 Mayıs’ta öğleden sonra Kışla önünde bi-ruh olarak bulundu”. Yaşar Aksoy’un notu: Bu anı, ülke içindeki tüm dini ve etnik yapıların ahenk içinde yaşamasını isteyen bir sosyalistin icap ederse vatan müdafaasında en ön safta olacağı gerçeğini yansıtmaktadır. Hasan Tahsin’in Çerkez olduğu iddiası ise tamamen yanlıştır. Burada Çerkez Ethem ile olan ilişkisi sebebiyle şehir çevresi, onu Çerkez mi bilmiştir?.. Bilemiyoruz. Daha ilginci Rodas, cesedin kışla önünde bulunduğunu belirtmektedir. Bu da Hasan Tahsin’in kışla önünde şehit edildiği varsayımına okuyucuyu yönlendirmektedir. Oysa o gün şehit olan Türklerin cesetleri, sahilde Sarı Kışla’nın denize yakın kısmında yığın halinde birkaç gün öylece bırakılmıştır. Bu cesetler, sadece Konak Meydanı’nda şehit olanları değil, başka yerlerde şehit olan Türklerin cesetlerini de kapsamaktadır. Örneğin tutuklandıktan sonra kafile halinde Yunan gemilerine veya bazı binalara götürülen esir edilmiş Türkler, Pasaport sahili yolunda da öldürülmüşlerdir. Onların cesetleri de Konak sahiline taşındı ve oraya bir süreliğine terk edildi. Peki, eğer Hasan Tahsin ilk direnişi Pasaport sahilinde yapıp, öldürülmüş ise; onun cesedinin de Konak sahiline getirilmediği, ne malumdur?.. Çünkü Mihaili Rodas, Hasan Tahsin’in Konak Meydanı’nda ateş ettiğini görmemiştir, sadece daha sonra cesedini görmüştür. İlk kurşun olayının sonucu Bütün bu ve daha nice tanıkların, hatıratın ve belgelerin ışığında Hasan Tahsin’in ilk direnişi başlattığı kabulü, gerçekçi temellere dayanır. Üsteğmen Germencikli İbrahim, Arap Rasim, Saatçi Aziz Efendi, ismi meçhul hapishane kaçkını gibi kişiler, işgal anında Yunanlılarla Konak Meydanı civarında çarpışmış onlarca kişi içinde bulunmuş olabilirler. Ama direnişin ilk eylemini Hasan Tahsin yapmıştır. İlk kurşunu bir Rum attı iddiası ise, Türkler tarafından savunma duygusu ile ileri sürülmüş politik bir iddiadır. Gerçekçi hiçbir yönü yoktur. Burada olayın üstünden geçen 100 yıl içinde insanları, “Hasan Tahsin mi, yoksa Saatçi Aziz Efendi mi?”, diye ikilem içinde bırakan gerçek ise şudur: Hasan Tahsin’in eylemi ile Saatçi Aziz’in kurşunu arasında 1 kilometre mesafe ile en az yarım saatlik zaman farkı vardır. Önce Hasan Tahsin bomba fırlatıp sonra belindeki tabancayı sıyırıp ateş etmiş, şehit edildikten sonra yeniden yürüyüşe geçen Yunan ordusuna Konak meydanında bu kez Saatçi Aziz veya başkaları da mukavemet etmiştir. Her iki fedaiye de rahmet diliyoruz. Burada şunu belirtmeden geçemeyiz. Hasan Tahsin’in ilk kurşunlarını yarattığı muazzam panik ve dehşet sebebiyle patlamanın bomba zannedilmesi de mümkündür. Sonuç: Aradan 100 yıl geçtikten sonra Türkiye Cumhuriyeti ile temelden sorunu olan gerici, sahte liberal, sahte sosyalist kişilerin Hasan Tahsin’i itibarsızlığa uğratmaya çalışmaları, gerçekte onların Atatürk’e ve devrimlerine sinsice düşman ve sonuçta Emperyalizmin hizmetinde olduklarına işaret eder. Ulusal kahraman, balçıkla sıvansa bile yurtseverlik parıltısıyla o balçığı eritir.. Devam edeceğiz..
Bu içerik Dokuz Eylül Gazetesi'nden alıntılanmıştır. https://www.dokuzeylul.com/dokuz-eylul/izmir-direnisin-sehridir-h159572.html
9 Eylül Gazetesi
Fadıl Dokuzeylül’ün hatıratı -6-
14 Aralık 2019
Bu içerik Dokuz Eylül Gazetesi'nden alıntılanmıştır. https://www.dokuzeylul.com/dokuz-eylul/fadil-dokuzeylulun-hatirati-h159519.html
9 Eylül Gazetesi
Fadıl Dokuzeylül’ün hatıratı Gazeteci Yazar Yaşar Aksoy, Milli Mücadele'nin bayrak isimlerinden Şehit Gazeteci Hasan Tahsin'e ve Kurtuluş Savaşı'nın sembol isimlerine yönelik saldırılara 9 Eylül Gazetesi'nde belgeleriyle yanıt vermeye devam ediyor. Dokuz Eylül 14 Aralık 2019 Cumartesi 09:00 Hazırlayan/ Yaşar Aksoy “Büyük Türk casusu Gavur Mümin, ünlü yazar Naci Sadullah, ünlü edebiyatçı Samim Kocagöz, ilk kurşunun atıldığı anda orada olan Gümrük memuru Fadıl Dokuzeylül, E.Tümgeneral Mazlum Boysan, yazar Mehmet Okurer, Kadri Kemal Sevengil, mücellit İzzet Altınkalem ve daha niceleri.. İlk kurşun olayının tanıklarıdır.. Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra “Dokuzeylül” soyadını alan ve Kemeraltı Sarraflar Sokağı köşesinde “Dokuzeylül Baharat Dükkanı”nı açan Fadıl Bey, Yunan işgali esnasında İzmir Gümrük Müdürlüğü’nde yetkili bir Türk görevli olarak çalışmıştı. Doğal olarak diğer gümrükçü Türk asıllı arkadaşları ile beraber Yunan idaresi altında çalıştıkları için Yunan Askeri İşgal yönetiminin emir, kontrol ve yönlendirmesi yönünde mecburen çalışmak zorunda idiler. Gümrük binası Pasaport’ta olduğu için 15 Mayıs’taki Yunan işgalinin başlaması, limana yanaşan gemilerin içeriği, inen binen tüm yabancı yolcuların kimliği, bu ortamda oluşan olaylar, nihayet 9 Eylül’e doğru uzanan günler içinde Yunanlıların ve Avrupalı kişilerin ülkeyi terk ederken gümrük binasından geçme zorunda olmalarından dolayı Fadıl Bey, inanılmaz bir gözlem (hatta istihbarat) şansına sahip olmuş ve bunları daha sonra hatırat biçiminde bizlere emanet etmiştir. Bendeki hatırat ise sevgili dostum Şükrü Kocagöz tarafından bana emanet edilmiştir ve Samim Kocagöz’ün daktilosundan çıkan kopyanın bilgisayara çekilmişinin 57 sayfalık çıktısıdır. Ben, Fadıl Dokuzeylül’ü 1985 yılında tanıdım. Yeni Asır gazetesinde tarihi diziler yapıyordum. Samim Kocagöz ile romanları konusunda bir söyleşi yapmam arzusu ile Kocagöz ailesi’ne başvurdum ve randevu istedim. Kocagözler’in evi Karşıyaka Girne caddesinin başında, bizim ev ise bu caddenin en sonunda tren yolunu geçtikten sonra idi. Yani iş dönüşü eve giderken hep Samim Bey’in evinin önünden geçer ve akşam üstüleri hep yanan oturma odası lambası altında “Kalpaklılar ve Doludizgin” romanlarıyla hayran olduğum bu büyük yazarı hayal ederdim. Randevu günü evin kapısını eşi Sevinç Hanım açtı, daha ilk anda kendisine evde annemin bana tembihlediği gibi “Tarih hocanız annem Zehra Hanımın öğrencisi Sevinç Hanıma, yani size selamı var” dedim. Durgun ve asil bir hanımefendi olan Sevinç Hanımın yüzünde sanki bin çiçek açtı, büyük bir sevgiyle beni ve foto muhabiri meslektaşım Ercan İşsever’i içeri buyur etti. Samim Kocagöz ile saatler süren nefis bir süreç içinde İzmir’in işgali, şehit gazeteci Hasan Tahsin ve romanları konusunda çok verimli bir söyleşi yaptık ve bunları teyp ile tespit ettik. Samim Kocagöz, evin arka odasında yaşayan kayınpederi çok yaşlı Fadıl Dokuzeylül ile de konuşmamı önerdi. Arka odaya geçtik. İçinde bir yatak olan itinalı bir odada muazzam tarih kültürü olan yaşlı beyefendi ile özellikle Hasan Tahsin üzerinde konuştuk, Fadıl Bey’i bahçeye çıkarıp fotoğrafını çektim. Fadıl Bey ile söyleşimiz, “15 Mayıs sabahı Yunan’a karşı ilk direnişin Pasaport’ta Hasan Tahsin’in bombaları ile mi olduğu, yoksa Konak Meydanı’nda yine Hasan Tahsin’in ilk kurşunları ile mi olduğu” şeklinde çetrefilli bir konu üzerinde yoğunlaştı. Bu konuda iki iddia vardı. Hem Fadıl Bey, hem de olup biteni kayınpederinden dinleyen Samim Kocagöz ilk iddia üzerinde ısrarcı idiler. Şükrü Kocagöz, bu konuda Fadıl Bey’in kitap haline getirilmesi planlanan ve yayınlanmamış hatıratının önsözünde şunları belirtir: “Fadıl dedemin kendisi defalarca bizlere hep, gazeteci Hasan Tahsin’in Yunan ordusunun ilk karaya ayak bastığı yürüyüşe geçmek için düzen tutmakta olduğu yerde yani Pasaport’ta bir el bombası attığı şeklindeydi.. Ve zaten orası, başkaca hiçbir Müslümanın olmadığı ve olmayacağı bir yerdi. Asker ve sivil Rumlar tarafından Hasan Tahsin’in linç edildiğini anlatırdı. Münferit bir olay olduğu aşikar bu durumdan sonra Yunan kuvvetleri yürüyüşe geçmişler. Ve Konak’ta Sarı Kışla önüne geldiklerinde hatıratta da naklen anlatıldığı gibi, Yunan Bayraktarı kurşunlanarak öldürülmüş ve bu olayın ateşlemesiyle Türklere dönük katliam başlamıştı. Dedem bunu bu şekliyle anlattı hep. Rahmetli Fadıl Dokuzeylül ile 1 Mayıs 1986 tarihinde Samim Kocagöz’ün Karşıyaka’daki evinde bir sözlü tarih çalışması yapmıştık. Aynı gün Samim Kocagöz ile yapılan sözlü tarih çalışması ise, 4 Mayıs 1986 tarihinde Yeni Asır gazetesinde yayınlandı. Bu yayında ne yazık ki Fadıl Dokuzeylül’ün anlattıklarına yer verememiştik. Şimdi burada, hem Samim Kocagöz’ün evindeki buluşmamızdaki notlarımızdan, hem de ne yazık ki uzun yıllar sonra 2018 yılında yapabildiğim bant çözümlerinden hareketle Fadıl Dokuzeylül’ün anlatımıyla işgal günlerini ve Hasan Tahsin’in ilk direnişini aydınlatmaya aynen çalışalım: “.. Yunan işgalinde, Pasaport’taki Yunan idaresi altındaki salon gümrüğünde bulunuyordum. Bu gümrükten yalnızca yolcular girip çıkıyordu. Esas ana gümrük binası şimdiki Balık Hali’nin yanındaki gümrük binasında idi. İşgal günü başlangıcında, Yunan savaş gemileri Pasaport açığına vasıl olunca emrimde bulunan iki Türk bekçiyi öldürülmesinler diye savdım, evlerine gönderdim. Sonra ana gümrük binasındaki arkadaşları uyarmak için derhal dışarı fırladım. Arkamdan Yunan askerleri karaya çıkmaya başlamışlardı. Ben ana gümrüğe yaklaşırken arka tarafımdan yani gelmekte olduğum Pasaport yönünden ve sahil tarafından korkunç bir patlama sesi duydum. Bu bir bomba sesiydi.. Hemen benim ilerim ve gerim ana baba gününe döndü. Gümrüğe koşarak girdim. Gümrük Müdürü Agah Bey sükunetle, “Biz yerimizden kımıldamayacağız..” dedi. Ben, Kemeraltı yönüne yollanarak İkiçeşmelik’teki evime gitmek istedim ve yola çıktım. Kemeraltı girişindeki Askeri Kıraathaneye uğradım. Orada ne olup bittiğini anlamak için oyalanırken Yunan Ordusu Konak Meydanı’na girdi. Meçhul bir kişinin ateş ettiğini gözümle gördüm. Bu kurşun, Pasaport’taki bomba atılışından sonraki ikinci mukavemet hareketiydi.. Daha o gün ve sonraki günlerde “Gazeteci Hasan Tahsin, Pasaport’ta beş Yunanlıya öldürdü” sözlerini duyduk. Hasan Tahsin ismi, bir rüzgar gibi bizim halkın kalplerini yaladı geçti.. İşgalden üç gün sonra uluslararası tahkikat komisyonu, “İlk kurşunu kim attı? şeklinde tahkikata başladı. Hükümet Konağı’nın tam köşesindeki çınarın altında tahkikat komisyonunun önünde Metropolit Hrisostomos ile Vali Kambur İzzet’in çekişmesine şahit oldum. Hrisostomos, tahkikat üyelerine sağ yöndeki tütün-incir ambarlarını duvarlarını göstererek, “Bakın ambar binalarında bolca kurşun delikleri va.., Biz, bu yönden, yani Pasaport tarafından geldiğimize göre, kendi tarafımıza nasıl kurşun sıkarız? Ordumuza, Türkler kurşun attı ilk önce..” diye çılgın gibi bağırıyordu. Çaresiz Valimiz de, Sarı Kışla’daki kurşun deliklerini işaret ederek, “Bizim tarafta da kurşun delikleri var” diyor, boynu bükük savunma yapıyordu. Bizim Pasaport gümrüğüne Yunan, Fransız, İngiliz, Amerikan, İtalyan gemileri gelip gidiyordu. Yunanlılar gümrükte bütün memurları kovdular, iyi Rumca bildiğim için ve benimle anlaşabileceklerini tahmin ettikleri için görevimde bıraktılar. “Biz ne dersek, bu Giritli peki der!..” dediler. Böylece güvenlerini tam kazandım. Ancak bir süre sonra milli teşkilata duhul ettim. Gümrükte olup bitenleri, kulağımla duyduklarımı İtalyan Postanesindeki bir arkadaşa haber olarak götürürdüm, ki o da teşkilattan idi. O arkadaş, dakikasında bu haberlerimi Ankara’ya telgraf ile ulaştırırdı. Mehmet Ali isimli bir kolcum yanımda yer aldı daha sonra. Başkatip ve müdür vekili olmuştum. Mehmet Ali, akşamları gümrükte kalır, nöbeti sabah teslim ederdi. O da teşkilattan idi. Amaltia isimli bir Rum gazetesi vardı, bu gazetedeki haberler önemliydi. Kolcum sabah işten çıkınca, Rum mahallesinden Amaltia gazetesi alır, hemen daireye döner gizlice bana verirdi. Bu gazeteyi de İtalyan Postanesi’ndeki görevli arkadaşa iletirdim. O da iyi Rumca bilen bir Giritliydi. Gazetedeki Yunan ordusunu harekatlarıyla ilgili haberleri Ankara’ya bildirirdi. Anadolu’daki savaş esnasında gümrükte bazen garip olaylar da olurdu. Bir gün yabancı bir gemiyle İzmir’e gelen Avrupa şapkalı şık giyinmiş bir Yahudinin bavulunu gümrük giriş kontrolünde açmak istedim. O esnada Yunan askerleri çevrede yoktu. Adam bavulunu açtırmadı, bana “Ne arıyorsun ki, Başefendi?..” diye hışımlandı. Ben üsteledim ve bavulu açtırdım. Elbiselere sarılmış beş tane kocaman tabanca vardı. Yahudi yavaş sesle, “Bu silahlar efelere gidecek Başefendi.. Ben Yörük Ali’nin kızanı Hayim Efe’nin akrabasıyım. Kanın İslam kanı ise, dırdır etme, sus gayri artık!..” dedi. Kanım donmuştu o an.. Yahudiye sarılmamak için kendimi zor tuttum. Onu gümrükten geçirdim. Uzaktan arkasından baktım. Müslüman mahalleri yönünde Kemeraltı ve Kadifekale’yi hizalayarak yürüdü gitti. Bu olay, belki yaşadığım yüzlerce ürpertici olayın bir tanesiydi..” Ne yazık ki, artık çok yaşlanmış olan Fadıl Dokuzeylül’ü daha fazla yormamak için teybimi bu cümleden sonra kapatmıştım. Samim Kocagöz’ün kayınpederi olan bu vatanperver insan daha sonra vefat etti. Rahmetle anıyorum. Tümgeneral Mazlum Boysan'in İfadesi Hasan Tahsin’in Selanik ve Paris’ten yakın arkadaşı Atatürk’ün doktorlarından E.Tümgeneral Mazlum Boysan, 9 Eylül 1973 günü Yeni Asır’da yayınlanan söyleşisinde Yaşar Aksoy’a, ilk kurşunu Hasan Tahsin’in attığını kesin olarak birçok kişinin ifadesine dayanarak belirtti ve eski İzmir valisi Rahmi Bey ile en az kırk kişiden bu öyküyü duyduğunu açıkladı, daha sonra bu sözlerini siyah-beyaz TRT Televizyonunda tekrarladı. General Mazlum Boysan’a göre, ilk direniş Pasaport rıhtımında olmuştu. Olayı yakından gören Uncu Mahmut Değer, Mazlum Paşaya şunları belirtmişti: “Yanı başımda Hasan Tahsin Recep Bey’in bombalar ve silahla ateş ettiğini gördüm. Çünkü onu tanırdım. Gazetesini okurduk. Niye ona yardım etmedik? Oralarda duvar diplerinde bekleyen Müslüman Türklerle birlikte neden Yunanlıların kaçarak sığındığı Pasaport binasına hücum etmedik?... Hala yüreğim yanar!...” Diğer güvenilir kaynaklar İzmir’in tanınmış kişilerinden ve belediye üst görevlilerinden Mehmet Okurer, “Kuruluştan Kurtuluşa İzmir” kitabının 173-175. sayfasında başlayan hatıratında, ayrıntılı biçimde yakından izlediği ilk kurşun olayını anlamıştır. Kadri Kemal Sevengil’in hatıratında, ilk direnişi Hasan Tahsin’in gerçekleştirdiğini akılcı ve inanılır biçimde anlatır. Güvenilir yazarların sayfaları da önemlidir. Hasan Tahsin’in ilk direnişini anlatan, sırasıyla Nurdoğan Taçalan’ın “Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken”, sevgili Zeynel Kozanoğlu’nun “Anıt Adam”, Prof. Bilge Umar’ın “İzmir’de Yunanlıların Son Günleri”, Hasan İzzettin Dinamo’nun “Kutsal İsyan”, Samim Kocagöz’ün “Kalpaklılar” romanı, Bekir Büyükarkın’ın “Bozkırda Sabah”, Richard Reinhardt’ın “İzmir’in Külleri” yapıtlar bu konuda gerçekçi biçimde ilk direniş olayını yansıtmışlardır. İşgal günü Sarı Kışla’da nefer olan amcamız (annemin amcası) Kemeraltı Meserret Hanı’nda mücellit olan (ciltçi) İzzet Altınkalem’in tarih öğretmeni olan anneme, bana ve aile çevremize bıkmadan üşünmeden anlattığı İşgal İzmir’i anılarında geçen Hasan Tahsin öykülerini küçük yaşlarımda itibaren dinlemiştim ve olayların akışı beynime kazınmıştı.. YARIN: İzmir, direnişin şehridir!..
Bu içerik Dokuz Eylül Gazetesi'nden alıntılanmıştır. https://www.dokuzeylul.com/dokuz-eylul/fadil-dokuzeylulun-hatirati-h159519.html
9 Eylül Gazetesi