9 Ağustos 2009 Pazar

Silahli Kuvvetler Dergisi'nden - Başbakan Lıoyd George şunu söylemiştir: Yüzyıllar bir veya iki dahi yetiştirir. XX. Yüzyılın dahisinin Türkiye'den çıkacağını ben nereden bilebilirdim?'

 

SiLAHLI KUVVETLER DERGiSiNDEN...

Ingiliz diplomasisi!

Kaynak: Silahlı Kuvvetler Dergisi

Yıl: 103
Mayıs 1984
Sayı:291
Em. Hava Albay Kemal İntepe' nin yukarıda tarih ve sayısı yazılı
Silahlı Kuvvetler Dergisi'nde yayınlanan yazısı aşağıdadır.
Bu yazı,  Kurtuluş Savaşımızın başladığı gün 19 Mayıs 1919 sabahı
gerçekleşen tarihi bir olayı anlatmaktadır. Daha Samsun'a çıkış
esnasında Kurtuluş Savaşını başlamadan bitirmek isteyen İngilizlerin,
kimsenin aklına gelmeyecek bir hadisenin gerçekleşmesiyle bu
emellerine ulaşamamalarını bizzat yaşayan kişinin ağzından
okuyacaksınız.
19 MAYIS 1919
SAMSUN
YAZAN  : Em. Hava Albay Kemal İntepe
1941 yılında İngiltere'ye uçuş eğitimi için gönderilmiştik. Londra'ya
vardığımızda, grubumuzun İngiliz makamları ile irtibatnı sağlamak
üzere yaşlı bir İngiliz hava binbaşısını irtibat subayı olarak
atamışlardı. Adı Mr. Salter olan bu subay Türkçeyi bizlerden daha iyi
konuşuyordu. Mr. Salter'i birkaç defa eşi ile birlikte ikindi çayına
davet ettim. O da beni akşam yemeklerine evine çağırıyordu.
Bir akşam bana şunları anlattı:
1919 yılında Piyade Binbaşı Salter olarak Samsun'daki İngiliz işgal
Tabur komutanı idim. 18 Mayıs1919 günü İstanbul'daki İngiliz işgal
kuvvetleri komutanlığından şifreli bir telsiz telgrafı aldım. Bu
telgraf; "16 Mayıs 1919 günü , Mustafa Kemal adında bir Türk
generalinin, Bandırma Vapuru ile İstanbul'dan görevli olarak
ayrıldığını ve fakat vapurdan gönderdiği telgrafta istifa ettiğini,
eğer Samsun'a inecek olursa tutuklanarak İstanbul'a gönderilmesini"
istemekte idi. Kumandanlığımın bu emrini en iyi şekilde yerine
getirebilmem için ilk iş olarak tabur subaylarımı toplayarak
kendilerine telsiz emrini okudum ve gerekli emirleri verdim. Şehirdeki
durumu görmek için Samsun'a indim. Şehir her zamankinden daha
kalabalıktı.
Bu kalabalık pazar kalabalığından farklı bir görünümde idi. Siyah
çizmeli, kilot pantolonlu ve siyah kalpaklı, sert bakışlı kimselerin
çokluğu dikkat nazarımı çekti. Sonradan, bunların Türk subayları
olduğunu öğrendim. Durum çok nazikti. Dört gün önce Yunanlılar İzmir'i
işgal etmişler Türkler buna çok sert bir tepki göstermişlerdi. Rum
tercümanım çok korkuyor. Bütün gece hiç uyumadan yatağımda döndüm
durdum.
19 Mayıs günü sabah erkenden iskeleye gittim. Sabah namazından çıkan
herkes sahile inmişti. Kurtarıcılarını bekliyorlardı. Bir olayçıkmaması için taburumla bütün iskele ve civarını kordon altına aldım.
Denizde, batı tarafında bir duman göründü. Sahildeki kalabalığın
heyecanı son haddini buldu. Bir de gördüm ki her askerimin arkasında
siyah çizmeli kara kalpaklı bir Türk subayı duruyor. Hepsinin silahlı
olduğu muhakkak.
Vapur iyice göründü. Bazı il ve belediye görevlileri sandallarla
vapurun demirleyeceği yere doğru gitmeye başladılar.
Görevimi, iskele üzerinde yapamayacağımı düşünerek ben de motoruma
atlayıp vapura doğru hareket ettim.  Vapura ilk varan benim motorum
oldu. Beraberimde getirdiğim iki erimi motorda bırakarak tercümanımla
birlikte vapurun iskelesine tırmandım. İskelede beni selamlayan iki
tayfaya; "Vapurdaki generali görmek istediğimi" söyledim. Bir tanesi
önümüze düşerek bizi salonun kapısına kadar götürdü. Kapıdaki görevli,
durumu içeriye bildirdi ve geriye dönüp bizi içeriye aldı. Herkes
ayakta idi. Ortadaki mavi gözlü, sert bakışlı kişi ile göz göze
gelince ne söyleyeceğimi şaşırdım. Sert bir asker selamı verirken
ağzımdan şu sözler döküldü: "Taburum emrinizdedir."
Bunu nasıl söylemiştim? Daha önce hiç böyle bir şeyi aklımdan dahi
geçirmemiştim. Tercümanım bir an durakladı. Kendisine dönüp bakınca
hemen toparlandı ve Türkçe olarak generale iletti. Mustafa Kemal
Paşa'nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Teşekkür etti ve beni de
yanına alarak dışarıya çıktık. Öteki sandallar da vapurun etrafına
varmışlardı. Gemiye çıkmış olan birkaç kişiyle tokalaştıktan sonra
vapurdan benim motorumla ayrıldık. İskeleye vardığımızda muavinim
koşarak yanıma geldi. Kendisine; Taburu safta toplamasını, silah
çattırmasını ve Türk makamlarına teslim olmalarını söyledim. Biraz
durakladıktan sonra emir tekrarı yaparak selam verip ayrıldı ve emrimi
aynen yerine getirdi. Taburu o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişiler
teslim almıştı. Yanılmamıştım. Onlar hakkında edinmiş olduğum bilgiler
doğru çıkmıştı.
Mustafa Kemal Paşa; benim yanıma, o siyah çizmeli kara kalpaklı
kişilerden birini vererek kendi makam otomobilimle -tabi kendi
şöförümle birlikte- misafir edileceğimi söyledikleri Ankara'ya
gönderdiler. Taburumun erleri de; Çorum, Çankırı ve Kastamonu'da
kurulan esir kamplarına yerleştirilmişler.
Kurtuluş savaşının sonuna kadar Ankara'da, Ogüstüs Mabedi'nin
yanındaki Hacıbayram Camii'nin önündeki cadde üzerinde bulunan iki
katlı ahşap bir evde kaldım. Hizmetimi göreceğini söyledikleri, fakat
aslında gardiyanım olan ve sıksa suyumu çıkaracak kuvvetteki bir
kadınla dört seneye yakın bir süre bu evde oturdum.
Savaşın sonunda imzalanan anlaşma gereğince ben ve taburum, Malta'daki
Türk esirlerle değiştirildik. İngiltere'ye döner dönmez tutuklandım ve
divanı harbe verildim. Ben askeri hapishanede tutuklu iken ziyaretime
gelen ailem ve ebeveynim, savunmamı yapabilmem için bana birçok gazete
ve kitap getirmişlerdi. Onlardan yararlanarak, kısa, fakat öz bir
savunma hazırladım. Bana isnad edilen suç taburumu hiç direnmeden
teslim edişim idi. Yüksek Askeri Mahkeme'nin önüne çıktığımda
savunmamı büyük bir soğukkanlılıkla okudum ve şu cümlelerle bitirdim :
"Sayın hakimler Başbakanımız Lıoyd George'e Avam Kamarası'nda şöyle
bir soru sorulmuştur: Yunanlıları silahlandırarak 15 Mayıs 1919'da
İzmir'e çıkardık ve o tarihten bu yana milyarları bulan (sterling)
masraflar yaptık. Sonuç ne oldu? Yunanlılar İzmir'de denize döküldüler
ve Anadolu'daki bütün Rumlar atıldılar veya muhacerete zorlandılar.
Bizim kazancımız nedir?"
Bu soruya karşılık Başbakan Lıoyd George şunu söylemiştir: 'Yüzyıllar
bir veya iki dahi yetiştirir. XX. Yüzyılın dahisinin Türkiye'den
çıkacağını ben nereden bilebilirdim?'
Görüyorsunuz sayın hakimler, karşınızdaki bu subay, Başbakanımızın
bahsettiği, XX.Yüzyılın dahisi ile hiç beklemediği bir anda karşı
karşıya ve göz göze gelmişti. Ne yapabilirdi? Eğer ben başka türlü
hareket edecek olsa idim, bugün benimle beraber bütün taburumun
mezarlarını ziyarete gidecektiniz. Fakat şimdi, eceli ile ölmüş olan
üç erimizin dışında hepimiz sağ salim yurdumuza dönmüş, ailelerimize
kavuşmuş durumdayız. Karar yüksek adaletinizindir."
Beraat ettim ve terhise tabi oldum. Sivil hayatta bir tütün şirketinde
iş buldum. Şirketim "Abdullah Cigarette" adındaki Türk tütünü ve
Virginia karşımı sigarayı çıkartıyordu. Ben Türkçeyi çok iyi
konuştuğum için beni bir kursa tabi tutarak tütün eksperi yaptılar ve
Türkiye'ye gönderdiler. İlk iş olarak Mustafa Kemal Paşa'yı ziyaret
ettim. Beni kabul buyurdular ve ilgililere, Türkiye'deki ikametim
hususunda yardımcı olmalarını ve kolaylık göstermelerini emir
buyurdular. Ailemle birlikte ikinci Dünya Savaşı'na kadar, tütün
üreten köylerde, Türk köylüsü ile birlikte yaşadım. Ben ve ailem Türk
köylüsünü o kadar çok sevdik ve o kadar çok benimsedik ki eğer
hükümetimiz tarafından resmen İngiltere'ye çağrılmasaydık Türkiye'de
kalmayı tercih ederdik.
İngiltere'ye döndüğümüzde beni hava bakanlığından çağırdılar ve yeni
görevimi bildirdiler. Çok sevindim ve müjdeyi aileme büyük bir zevkle
bildirdim.  Beni terhis olduğum rütbe ile Kraliyet Hava Kuvvetleri
(RAF)'ne almışlardı. Görevim istihbarat Başkanlığında idi. Türkiye ile
İngiltere arasında 1939'da yapılan bir anlaşmaya göre İngiltere'ye
uçuş eğitimine gönderilecek olan subayların RAF ile irtibatını
sağlayacaktım yani yine Türklerle birlikte olacaktım....
Mr. Salter ile iki yıldan fazla bir süre birlikte bulunduk. Bu süre
içerisinde bizleri daima savundu ve kendisini daima bizden saydı.

Hiç yorum yok: