MEHMET PERİNÇEK/ Türk Subayının Kayıp Günlüğü-I
I. Dünya Savaşı sırasında Türk Orduları Sarıkamış’tan çekilirken onları takip etmekte olan Rus Kazaklarından oluşan birliğin askeri, Bardız yakınlarında Türkçe yazılmış iki defter bulur. Defterler, posta çantasının içinde nehre atılmış, ancak suya değil, buza düştüğünden çok iyi korunmuştur.
Rus Kazak askeri, bulduğu defterleri döneminde Güney Kafkasya’nın en önemli günlük gazetelerinden, Tiflis’te çıkmakta olan Kafkazskoe Slovo’nun (Kafkas Sözü) yetkililerine götürür. Defterleri inceleyen gazetenin editörleri bir Türk subayına ait olan günlüğün belirli bölümlerini 6 Mart 1915 tarihinde yayımlamıştır. “Türk Subayının Günlüğü” başlığıyla çıkan yazının altında “İosif” imzası bulunmaktadır. (Bkz. İosif, “Dnevnik Turetskogo Ofitsera”, Kafkazskoe Slovo, 6 Mart 1915.)
2008 yılının Nisan ayında Petersburg’da Kafkazskoe Slovo’nun sayılarını tararken bu yazının da bir kopyasını almış arşivime koymuştum. Bu ve sonraki haftaki köşemizde kaderinin ne olduğunu bilmediğimiz bu subayın yıllardan beri kayıp olan günlüğünü ele alacağız.
İosif, Kazak askerinin getirdiği ikinci defterin ise kısa bir süre sonra yayımlayacağını belirtmesine rağmen gazetede böyle bir yazıya rastlamadık.
‘Özensiz tek bir satır yok’
Günlük, küçük, sık bir yazıyla yazılmış ve görüldüğü üzere çok itinayla tutulmuştur. Kafkazskoe Slovo’nun yetkilisi İosif’in ifadesiyle özensiz tek bir satır ve tek bir düzelti yoktur. Günlüğün birinci sayfasında “Kasımpaşa Caddesi’nden Harbiye İkinci Bölüğünün Birinci Kısım Öğrencisi Nati Muhammet’in Günlüğü” yazmaktadır. Genç subayın ismi, Kafkazskoe Slovo tarafından bu şekilde okunmuştur. İsimlerin “Naki”, “Naci”, “Nafi” vb. veya “Mehmet” olması da mümkündür.
Genç subay, günlüğün ikinci sayfasında kendisine şu sözü vermiş ve altına imzasını atmıştır.
“Bu senenin başından itibaren bu deftere hayatımın bütün önemli ve ilginç olaylarını aktaracağım.”
İosif, günlük yazmaya başlayan herkesin bu sözü verdiğini, ancak genel olarak kötü yerine getirdiğini ama sözün bu sefer hakkıyla tutulmuş olduğunu belirtmiştir.
Seferin ilk günü
Günlük, 1 Mart 1914’te (Tarihler, günümüz takvimini 13 gün geriden takip eden eski takvime göredir.) başlamaktadır. Son yazı ise 21 Temmuz 1914’te “Seferin İlk Günü” başlığıyla yazılmıştır. Kafkazskoe Slovo’nun yazarı, bu noktada Almanya’nın Rusya’ya savaş ilan etmesiyle Türkiye’de seferberliğin başladığının anlaşıldığına dikkat çeker. İosif’e göre Nati Muhammet’in son notları seferberliğin ilk gününde tutulmuştur.
Genç subay, o gün defterine şunları yazmıştır:
“Bugün öğleden sonra yeniden akademiye gittim. Kıyafetleri verdim. Bir şeyler öğrenebilecek kimse yoktu, hiçbir arkadaşa rastlamadım. Olsun! Sandık ve yatağı hamala verdim ve eve gönderdim, bense akademiden ayrıldım. Sıtkı Efendi’yle karşılaştım, bana hepimizin mutlaka gitmesi gereken geminin bugün akşam hareket edeceğini söyledi. Eve koşturdum, oradan da komutana.
Avni’yi nasıl bulsak? Bana yol harcırahı verilmesine dair belgeyi aldım. Avni’yi ararken, o kendisi beni buldu. Verdiği haberler için ona teşekkür ettim. Galata’da Sıtkı Efendi’yle buluştum, bana geminin ancak yarın akşam 4’te namazdan sonra kalkacağını söyledi. Sevindim... Bugün akşam iftarda teyzemde (Rusçada bir ayrım olmadığından hala da olabilir.-MP) olacağım. Oraya çok geç gittim. Yemek yedik.”
Kafkazskoe Slovo’nun yazarı İosif, bu notlardan Türk subayının deniz yoluyla Rus sınırına hareket ettiği sonucuna varmıştır.
Diyarbakır’a yolculuk
İosif, günlükte devam eden savaşla dolaylı olarak ilgili başka bir bölümün de bulunduğunu yazmıştır. O bölümde önemli görevlere sahip Türk subaylarının bile Rus sınırına varmak için hangi yollar üzerinden hareket etmesi gerektiği görülmektedir.
Bunun haricinde Kafkaskoe Slovo’nun yazarı için o bölümdeki ilginç bir nokta da Rusların Tutak’ta bir kısmını dağıttığı 4. Türk Ordusu’nun geçen senenin başındaki durumuyla ilgili bilgilerdir:
“20 Ocak 1914. Balkan Savaşı’ndan sonra görevimde kalarak İstanbul’da yaşadım. Günlerimi arkadaş ortamında Feyzi ve Sıtkı Efendi’yle geçiriyordum. Eski arkadaşlarımızdan biri olan Necmettin Efendi, Dördüncü Ordu’nun 27. Tümeni’nde görev yapıyordu. Akciğerlerinden hastalık kapmış ve onu İstanbul’a göndermişlerdi. Nazırlık onun yerine beni atadı. Bununla ilgili bana resmî tebligat yapıldı ve ben de yola koyuldum.
Bütün arkadaşlarım beni geçirmek için gemiye geldiler. Gemi yola çıktı ve birkaç gün sonra Trabzon’a geldim. Orada arabacısıyla birlikte at kiralayıp üç muhafız erinin eşliğinde yola çıktık.
Erzurum, Muş, Bitlis üzerindeki dağ yollarından geçerek on üç gün sonra Diyarbakır’a vardık. Sert kış soğuğu yüzünden yol boyunca çok eziyet çektik. Bu yolculuk bende iyi bir izlenim bırakmadı. Ne yazık ki, günlüğe geçtiğim yolu yazamadım. Yerlerin fevkalade olduğu anlaşılıyordu, ancak etrafta her yer karla kaplıydı. Tabiat ana, yeni ilkbahar için dinleniyordu.
Komutana kendimi takdim ettim ve yanımda getirdiğim belgeleri ilettim. Komutan, beni çok kibar şekilde kabul etti. Yeni yükümlülüklerimi yerine getirmeye başladım. Arkadaşlarla birlikte karargâhta yeni projeler ve planlar geliştirmeye koyulduk, böylece politikadaki bütün yeni ve yeni değişimleri bekleyerek de günleri sıkılmadan uzun uzun yaşadık. Dördüncü Ordu’yu tam bir düzen içinde ve parlak durumda buldum.”
Balkan Savaşı’ndaki Rum köyü
İosif, günlüğün geri kalan sayfalarından en ilginç yerlerin Nati Muhammet’in de katıldığı Balkan Savaşı’yla ilgili bölümlerin olduğunu belirtir. Ancak günlükte muharebelerle ilgili bilgiler yoktur. İosif, bunu alaycı bir dille “Bitmeyen yenilgileri ne diye anlatsın ki!” sözleriyle yorumlamıştır.
Gazete, günlüğün Balkan Savaşı’yla ilgili şu bölümünü aktarmıştır:
“29 Kasım 1912. Düdük çaldı. ‘Silah başına!’ 4 saatlik askeri talimden sonra ordular yine de anında toplandılar ve emirle tam bir düzen içinde ilerlediler. “Bir, iki. Bir, iki.’ İki saat boyunca durmaksızın yürüdük. Yolda ne bir ev ne de bir köyle karşılaştık. Etraf insansız ovayla kaplıydı.
Sonra, aksilik, karşımıza bir köy çıktı. Keşişköy’de sırf Rumlar yaşıyordu. Köyde ne bir kahvehane ne de çayhane vardı. Ordulara burada dinlenmek için konaklama emri verildi. Ama köyün bir ucunda Müslüman birine ait şeker ve kavurma satılan bir dükkân bulduk. Açlığımızı bastırdık.
Köy, zengin, sulak ve toprağı bol gözükse de ahalisinin Türklerden nefret ettiği belli oluyordu. Köye böylesine büyük bir ordunun müfrezesi gelmiş, doğal olarak halkın dışarı çıkıp bize bakması beklenir. Orada tam tersi. Köyün üstüne ölü toprağı serpilmiş, sokakta köylülerden tek bir kişi bile yok. Bu hüzünlü durum, biz ve askerler üzerinde üzücü bir etki yaptı... İnsansız bu köyden ayrılıp Kırkkilise (Kırklareli-MP) yönüne doğru ilerledik.
Yirmi dakika sonra köyü çevreleyen tepelerin üzerinde antik bir kalenin kalıntılarını fark ettik. Bununla ilgilenen karargâhımız, bu tepelerin sahra tahkimatı için iyi bir mevzi olduğu sonucuna vardı. Tepeler, yakın yollara ve geçitlere hâkimdi. Burayı Kırkkilise’nin kritik arazisi olarak seçtiler. Burada iş üretmek için üç subay görevlendirdiler. Biri de bendim. Biz orada 200 askerle siper kazmak vs. için kaldık. Müfreze yoluna devam etti. Biz ise burada ertesi günden itibaren işe koyulduk.”
‘Balkan devletlerini ve halklarını gizlice kışkırttılar’
İosif, Nati Muhammet’in oldukça gelişmiş bir subay olduğu düşüncesindedir ve onun Balkan Savaşı’yla ilgili bazı fikirlerini ilginç bulmaktadır:
“3 Mart 1913. Barışı bozmak niyetinde değildik. Doğru, sınırlarımızı güçlendirdik, ancak küçük Balkan devletlerinde yaşanan toplumsal kargaşa, gösteriler, Müslümanların baskı görmesi, bizde belirli bir tehlike hissi uyandırmıştı. Bir Allah bilir... Balkan devletlerinin Türkiye’ye karşı gizli ittifak imzaladıklarını çok geç öğrendik. Gösteriler her gün arttı.
Ordularımızın komutanı, askerlik sanatını bilen ve uzak görüşlü bir insandı. O, bize, kurmaylara danışsa da birçok sırrı vardı. Niyeti barışseverlik yönündeydi. Herkese aynı emri vermişti: ‘Sınırda çatışmaya olanak vermeyin, ilk saldıran olmayın, dikkatli bir taktik izleyin.’ Ama bizim tüm ordumuz öyle kabarmıştı ki, biz, onların yol açtığı en ufak olayda, ilk gösteriden sonra komutanın emrine hilafen ilk saldırmaya karar verdik. Sabrımız tükenmişti! Büyük devletler, barıştan yanaydı. Onlardan çoğunun Balkan devletlerini ve halklarını gizlice kışkırttıklarını ve kargaşa çıkarmaya çabaladıklarını çok iyi biliyorduk...
Ve işte sonunda bütün bu entrikaların neticesi ortaya çıktı: Küçük Balkan devletleri, (Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan) ve onlarla birlikte hareket edenler, Müslümanlardan nefret eden halklar bağırmaya başladılar: Savaş, savaş! Ve savaş başladı. Türkiye’ye düşman büyük devletler bizi savaşla suçladıkları ve onlara yardım ettikleri zaman artık muharebeler başlamıştı. Biliyorduk ki büyük devletler arasında sadece tek bir devlet bizim ölümümüzü arzulamıyordu, ancak o da susuyordu...
‘Edirne, büyük bir kahramanlıktı’
Biz, bu savaşa hazır değildik, çünkü savaşmayı düşünmemiştik. Birçok yer aldık, birçoğunu kaybettik, ancak geri alınanlardan Edirne, büyük bir kahramanlıktı. Bizden bu kadarı yeterli!.. Savaş diniydi ve Balkanlar bir seferde ayaklanmıştı, biz cihat ilan etmek zorundaydık, ancak büyük devletler bizi tehdit ettiler ve izin vermediler... Düşününce ne kadar büyük bir haksızlık!
Muharebeler bittiği gibi geri çekildik. O zaman Yaradan belalarını verdi, Peygamberin lütfuyla bir süre sonra belirtilen Balkan devletleri birbirleriyle savaşmaya başladılar, birbirlerini yok ederek cezalarını bol bol acı bir şekilde çektiler.”
‘Aman Allahım! Neyimiz vardı, neyimiz kaldı!’
İosif’in ifadesiyle “bizim Nati Muhammet” savaş sonrasında toplanan İstanbul Barış Konferansı’nın görüşmelerini de büyük bir ilgiyle takip eder. Sonunda antlaşma imzalandığı zaman günlüğüne Balkan Yarımadası’nın haritasını çizer ve Türkiye’nin kaybettiği toprakları siyaha boyar. Haritanın altında “Aman Allahım! Neyimiz vardı, neyimiz kaldı!” diye yazmıştır. Ardından bu olayla ilgili şu satırları kaleme alır:
“İstanbul, 29 Eylül 1913. Edirne ve Kırkkilise’yi aldığımız barış konferansının onuncu oturumu ve barış antlaşmasının imzalanması.
Bugün saat 05.05’te iki tarafın da yetkilileri son kez toplandılar, son kez görüşlerini paylaşarak Sadrazamın ve General Savov’un (Bulgar Ordularının Başkomutanı-MP) konuşmalarından sonra akşam saat 6.40’ta antlaşmayı imzaladılar.
Böylece tüm yıl boyu süren ve bizim askeri çevreleri oldukça korkutmuş olan savaş sona ermişti. Ancak geçen sene bu zamanda Balkanlar’da 169.000 kilometrekare toprağa sahiptik, şimdi ondan geriye hepi topu 23.800 kilometrekare kaldı. Bu haritaya bakınca, insanın içi parçalanıyor, bunu kaldırmak çok zor...
‘Yapılanları unutmak kolay değil’
Barış imzalandı. Düşmanlar, resmî olarak barıştılar ve aralarında dostane ilişkiler kurulmak zorunda, resmî ziyaretler, yemekler yapılmak zorunda, bütün kayıplar ve bütün diğer her şey unutulmak zorunda. Ancak biz millet olarak şimdi ne yapmamız lazım? Ancak İslam’ın Bulgarların bütün oyunlarını unutması, rezaletin suçlularının onlar olduğunu unutması, ne kadar kayıp verdiğimizi ve kan döktüğümüzü unutması kolay değil. Selanik’te camilerin kiliseye çevrildiğini, orada bacılarımıza tecavüz edildiğini hatırlamayacak mıyız sanki? Tüm hayatımız boyunca kalbimizde, sinirlerimizde öç alma arzusunu taşımalıyız! Bize yaşatılan bu öfke ve kayıplarımız sınırsız! İleride kaybettiklerimizi geri almak için yorulmadan çabalamalıyız. Şüphe yok ki bize Edirne’yi geri veren Allah, bizi daha da mutlu edecektir.”
Haftaya: Nati Muhammet’in geçit törenlerine ilgisi... V. Mehmet Reşat’ın tahta çıkış töreni... Saray gizli polisiyle buluşma... Kız kardeşinin ölümü...
MEHMET PERİNÇEK/ Türk Subayının Kayıp Günlüğü-II
Geçtiğimiz haftaki köşemizde Nati Muhammet isimli genç bir Türk subayının Sarıkamış Harekâtı sırasında kaybettiği günlüğüne başlamıştık. Günlük, Çarlık Ordusunun bir Kazak askeri tarafından cephede bulunmuş ve Tiflis’te çıkan Kafkazskoe Slovo (Kafkas Sözü) gazetesinin yazı işlerine teslim edilmişti. Gazetenin yetkilisi İosif, 6 Mart 1915 tarihinde bu günlükle ilgili bir yazı kaleme almıştı. (Bkz. İosif, “Dnevnik Turetskogo Ofitsera”, Kafkazskoe Slovo, 6 Mart 1915.)
Geçen haftaki ilk bölümde genç Türk subayının I. Dünya Savaşı’nın başı ve Balkan Savaşı’yla ilgili anı ve yorumlarına yer vermiştik.
Geçit törenlerine ilgisi
Günlüğün geri kalan kısmının büyük çoğunluğu ise Türk subayının İstanbul’daki günlük hayatını anlatmaktadır: Öğrenim, arkadaş eğlenceleri, askeri geziler, geçit törenleri, ailede yaşanan olaylar vs.
Kavkazskoe Slovo’nun yazarı İosif, Nati Muhammet’in mesleğini sevdiğine dikkat çekmiştir. Genç subay, büyük bir aşkla günlüğünde görkemli geçit törenlerini anlatmakta, katılan ordu birliklerini, onların komutanlarını sayarak en ufak ayrıntıya işaret etmiştir.
Tahta çıkış töreninin ayrıntıları
Örneğin Nati Muhammet, Sultan V. Mehmet Reşat’ın tahta çıkışının yıldönümü dolayısıyla düzenlenen geçit törenini günlüğüne şu şekilde geçirmiştir:
“14 Nisan 1911. (Tarihler, günümüz takvimini 13 gün geriden takip eden eski takvime göredir.) Sevgili padişahımızın tahta çıkış gününde sarayın önündeki geçit töreni ve okulumuzun törene katılımı.
Bu tören gününde olağan olduğu gibi erken kalktık ve çaylarımızı içtik. Her dakika içtima borusunun sesini bekliyorduk. Sabah saat 08.05’te içtima düdüğü çaldı ve biz, uygun düzende belirlenen yere doğru Haşmetmehaplarını selamlamak için yola koyulduk.
Padişah muhafız ordularının birinci bölüğü, meydanın sarayın önündeki daha geniş sağ köşesinde duruyordu; sol köşede ise bu orduların ikinci bölüğü yer alıyordu.
Bizim bölüğümüz ise sarayın sol ve sağ tarafına ama duvarlarına paralel olarak dizilmişti.
Süvariler, kanatlarına Macar atlılarını alarak piyadelerin karşısında bulunuyordu. Saray muhafızları “İntifan”ın piyade orduları, selamlama düzeninde durarak sultanın haremden selamlığa çıkışını bekliyordu; bize padişahın çıktığının sinyalini vermeleri gerekiyordu.
Okulumuzun üstsubayları sarayın ana kapısında toplanmıştı.
Saat 09.30’da Haşmetmehapları sultan, baş vezirin, şeyhülislamın, nazırların ve sarayın üst düzey bürokratlarının eşliğinde saraydan çıktı ve orduyu selamlayarak meydanı dolandı. Her taraftan coşkulu bağırışlar yükseliyordu: ‘Yaşa padişahım, çok yaşa!’
‘Meşrutiyete, birliğe ve eşitliğe adanmış olan vatan marşı’
Bu esnada herkesin önünde duran ordu takımı kutsal bayrağı kaldırdı ve onunla sultana doğru yürüdü. Padişah, derin bir saygıyla bayrağın önünde eğildi ve o anda askeri orkestra, meşrutiyete, birliğe ve eşitliğe adanmış olan Vatan Marşı’nı çalmaya başladı...
Geçit törenini, sultanın teveccühle gülümseyerek selamladığı Taci Bey yönetti.
Geçit, esas olarak olması gereken tören havasında geçti, işte sadece sonuna yaklaşıldığında yağmur yağdı. Yağmurdan korumak için silah bırakma komutu verildi.
Kutsal alay “Mukaddes”in sancaktarı Pagi Bey’di. (İsim, Kavkazskoe Slovo tarafından böyle okunmuştur.-MP)
Geçit töreninde sultanın her iki şehzadesi de tam silahlı olarak bulundular ve Haşmetmehaplarına askeri selam verdiler.
Pagi Bey, ordulara dönerek padişahımıza Arapça uzun ömürler diledi. Geçit töreninin komutanı Taci Bey, onun sözlerini basit bir Türkçeyle tekrarladı. Ordu ve bütün orada bulunanlar, hep bir ağızdan “Âmin, âmin!” dediler.
Sultan evinin üyeleri, müdürler, müftüler, ulema orduların önünden geçti, onları selamladı ve Haşmetmehaplarının tahta çıktığı bu büyük tören günü dolayısıyla onları kutladılar.
Ardından ordular, Haşmetmehaplarının önünden tören adımlarıyla geçtiler ve tören sona erdi.”
Saray gizli polisiyle buluşma
Ardından Nati Muhammet, bu tören gününün kalanını nasıl geçirdiğini, nasıl gezdiğini, şehirdeki etkinlikleri ve şöyle bir buluşmayı anlatır:
“Akademinin binasının önünde saray gizli polisinin ajanı Şera’yla (İsim, Kavkazskoe Slovo tarafından böyle okunmuştur.-MP) buluştuk. Birlikte gittik... Yol arkadaşım bana saray hayatına dair çok gizli bir sır anlattı; hiç bilmediğim şeyler öğrendim, öyle ki bu arkadaşımla ne zamandır görüşmemiştik.”
İosif, anlatımın burada son bulduğunu, Nati Muhammet’in ne yazık ki arkadaşının ne söylediğini yazmadığını belirtmiştir.
Kız kardeşinin ölümü
İosif’e göre Nati Muhammet’in dindarlığı, coşkusu ve duygusallığı günlüğüne yazdıklarından belli olmaktadır. Özellikle kız kardeşinin ölümüyle ilgili ifadeleri bunu yansıtmaktadır. Aşağıdaki satırlar siyaha boyanmış bir sayfanın ortasında beyaz bırakılmış bir karenin içine yazılmıştır:
“On beş yaşındaki sevecen, zavallı küçük kız kardeşim Vandi Ziyaye (İsim, Kavkazskoe Slovo tarafından böyle okunmuştur.-MP) hepi topu üç gün süren bir hastalıktan sonra hepimizi derin bir acıya sokup beklenmedik bir şekilde vefat etti. Ne doktorlar ne ilaçlar ne de diğer bütün çabalar onu kurtarabildi. İşte kaderin acımasız hükmü.
Bu ağır kayıp, ruhumu sarstı. O günden beri tüm dünyayı, görevleri, kendimi unutup ağır ruhsal bir sarsılma geçirdim, öyle ki değerli kız kardeşimi sınırsız seviyordum. Geceleri uykusuzluk beni mahvetti ve kâbuslar içimi kararttı. Gözlerimin önünden Ziyaye’min hayali gitmiyordu. Istırabımın sınırı yok. Allah’ın karşısında günah işlememek için onu unutmaya çok çabaladım.
Bu satırları yeri doldurulamaz bu kaybımın anısına günlüğümün kara sayfasına yazdım.
Sonsuza dek rahat uyu, kardeşim.”
Kafkazskoe Slovo’nun sayfalarından günlükle ilgili edindiğimiz bilgiler bu kadar. Acaba günlük, Rusya’da şimdi nerede ve kimin elindedir? Bulup tamamını yayımlamak ne güzel olurdu!
Türk ordusunda gençleşme
Balkan Savaşları’ndan I. Dünya Savaşı’na uzanan Nati Muhammet’in günlükleri dönemin Türk Ordusuyla ilgili de önemli bilgiler veriyor. Aynı süreçte Türk Ordusunu karşı taraftan ama yakından tanıyan başka bir isim de dönemin Ermeni çetelerinin lideri Andranik idi.
Andranik, gönüllü birlikler kurarak Balkan Savaşı’nda Bulgar Ordularının safında, I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde Rus Ordularının yanında Türklere karşı savaşmıştı. Türkiye Ermenisi de olan Andranik, dolayısıyla günlüklerin merkezindeki Türk Ordusunu iyi biliyordu.
Kafkazskoe Slovo muhabiri, Andranik’e iki savaş arasında Türk Ordusundaki değişimi sormuş ve aldığı cevabı gazetenin 22 Şubat 1915 tarihli sayısında yayımlamıştı. Andranik’in özellikle şu sözleri dikkat çekmektedir:
“Enver ve Sanders (Liman von Sanders-MP) Paşaların Türk Ordusunun yeniden örgütlenmesiyle ilgili çalışması, Balkan Savaşı’nın sonundan şuanki savaşın başına kadarki kısa bir zaman zarfında olsa da boşa gitmemiş. Yeniden örgütlenme her şeyden önce ve esas olarak ordunun komuta kademesini ele almış. (...) On senelerdir askeri hiyerarşinin merdivenlerinin aynı basamağında donup kalmış olan yaşlı subayların çoğunun yerini genç subaylar almış.
Esir Türk subayları arasında devasa çoğunluğun gençler olduğu herhalde gözünüze çarpmıştır.” (“Andranik O Turetskoy Armii”, Kafkazskoe Slovo, 22 Şubat 1915.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder